Biliriz ki, insanın kalbine hükmeden, onu olgunlaştıran, büyüten, anlam katan duygusu sevgidir. O, cesareti doğurur. Cesaret de hiç bilmediğimiz gizil güçlerimize doğru heyecanlı bir yolculuğa çıkarır bizi. Kendimizi tanırız. Hamide Gönen’in yaşama merakı ve sınır tanımaz kişiliği beni hep heyecanlandırmıştır. Sizlerle onu yeniden tanıştırmak istedim.
– Sevgili Hamide, ‘hiç sahip olmadığın bir şeyi istediğinde, hiç yapmadığın bir şeyi yapmak zorundasın’ Bu deyişi okuduğumda aklıma sen geldin. Bir Yazar, Matematikçi, Bilgisayar Programcısı, Okutman-eleştirmen, Görsel Sanatlar Eğitmeni ve şimdilerde zaferden zafere koşan bir Atlet olarak bu sıçrayışların sendeki yansıması nasıl?
İki günü birbirine benzeyen, ziyandadır!
Sanırım Japonların bu güzel sözünü çok küçük yaştayken içselleştirmiştim. Aynı yoldan gidip gelmeyi bile istemezdim. Uzun, zahmetli ve tehlikeli de olsa hep farklı yollar denerdim.
Hala öyle! Mesela, bir yarış parkuru, eğer aynı yoldan gidip dönülüyorsa, o yarışa katılmıyorum. Tekrarlamak, hücre ölümü demek benim için! O yüzden hep farklı şeyler yapmak isterim. Nerde bir istek varsa, orada bir yol vardır, der bilge. Her zaman o yolu bulup yürümeye çalışırım; istediğim kavşakta da bir diğerine geçerim. Örneğin yıllar önce Briç sporcusu olmaya karar vermiştim. Beş yıl içinde herhangi bir kategoride Türkiye derecesine girme hedefi koymuştum kendime. Üç buçuk yılda Türkiye Briç Kadın Takımlar Şampiyonasında Türkiye ikincisi olduk. Hedefim gerçekleşti. Böylece hemen o yoldan çıkıp başka yola saptım.
Şimdiye kadar farklı alanlara yönelmelerin bendeki yansıması hep olumlu oldu. Her seferinde kendime olan güvenim-inancım tazelendi. Bilgiyle beslendim, güçlendim! Biliyorum ki, bilgi en güçlü dost! O, yanındayken çok da korkmana gerek yok!
Neyi yapabiliyorsan ya da yapabileceğini hayal ediyorsan başla; cesarette deha, güç ve büyü de vardır, der Goethe. Bundan hiç şüphe duymadım. Hatta şansın bile cesaretin gölgesinde yattığına inandım.
– Koşmasaydım Yazamazdım Murakami’nin kitaplarından biri… Sence Yazma edimi ile Koşma eylemi birbiriyle ilintili mi?
Koşucu olmaya karar verdiğimde, hemen gidip konuyla ilgili pek çok kitap almıştım. Bunlardan biri de Murakami’nin, What I Talk About When I Talk About Running kitabıydı. Türkçeye Koşmasaydım Yazamazdım diye çevrilmiş ki, çok isabetli olmuş.
Kitap, koşma eylemi ekseninde yazılmış bir hatırat…Yazar, bir gün nasıl birdenbire yazar olmaya karar verdiyse, öyle de koşucu oluyor. Onun için, koşma ve yazma, etle tırnak gibi! Otuz üç yaşında başladığı koşunun, Yazarlık yönünü beslediğinden sıklıkla bahsediyor. Koşma ve Yazma edimlerinin benzerliklerinden de… Ona göre Yazar tıkanması, koşucu melankolisinden pek farklı bir şey değil! Yazarlıkta olduğu gibi, koşuda da bazı takıntıları var; örneğin maraton koşarken, ölecek kadar yorulsa bile, hiç yürümeden koşarak bitirme derdinde! Ömrünün sonuna kadar da ikisini birlikte sürdürmeyi planlıyor; çünkü Yazma ve Koşma onda at başı giden iki tutku! Birbiriyle ilintili… Öyle ki, bir gün öldüğünde mezar taşına şöyle yazılmasını istiyor:
Haruki Murakami
1949 -20**
Yazar (ve Koşucu)
En azından sonuna kadar yürümedi
Bende, Koşma ve Yazma ikiz kardeşten çok, sıklıkla karşılaşan-bir araya gelen iki dost!
Antrenmanlarda, yaratıcı fikirler, öyküler, karakterler, roman konuları, hikayeler, alıntılar, şiirler uzun kuyruklu renkli bir uçurtma gibi peşime takılır. Ya da koşarken gördüğüm bir sincap, bir koşucu, bir ağaç, bir bulut birdenbire bir hikayeye sızar ya da kendine yeni bir hikaye yazdırır. Yalnız, dağ koşularında durum farklı… Her şeyi geride bıraktığım gibi Edebiyatı da eve kilitlerim. Çünkü dağlarda koşmak öyle bir büyü ki, herhangi bir şeyin bunu dağıtmasını istemem!
– Bilgisayar Programcılığından Edebiyata uzanan yolculuğuna başlarken seni ilk kim yüreklendirdi? Bize biraz yazdığın öykülerde ve romanlarda seni en çok hangilerinin etkilediğinden söz eder misin?
Beni yazmaya zorlayan, beni yüreğinde büyüten doksan üç yaşındaki ikinci annem… Hayat desenimden kayıp gitmeden önce, bir roman yazmamı vasiyet etti. Yasını böyle tutmamın canımı daha az yakacağını düşündü sanırım; Yazmanın bir dren olduğunu, acıyı akıtacağını…
Everest İlk Roman Ödülünü alan Tu Ağacı bu vasiyet romanı! Ana teması, Kaderi Değiştirme… Tanrının bile uzak durduğu kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde, hep yanlış yerde olduğunu duyumsayan, Tu ağacını dost edinmiş küçük bir kız çocuğu… Düşlerini bile yitirmiş, elinde acıdan başka hiçbir şeyi kalmamış yaslı, çok yaşlı bir İstanbul Hanımefendisi… Aralarında uzamsal-zamansal-kültürel muazzam bir uçurum… Beklenmedik bir anda şans eseri bu uçurumu aşıp karşılaşmaları… Küçük çocuğun, kalemi eline alıp kaderlerini sil baştan yazması… Sevginin; değiştirme, dönüştürme ve iyileştirme gücüyle kendilerini tekrar düşlere taşıması… Çocuğun yaşça büyümesi, Yaşlının ruhça gençleşmesi… Yaşam öyküm!
Tudem Edebiyat Ödülleri Üçüncülük Ödülünü kazanan Do’nun Sessizliği romanım; Müzik-Edebiyat evliliği üzerine! Müziğin insanlar-hayvanlar-bitkiler üzerindeki metamorfik etkisini Cumartesi Anneleri ekseninden ele alıyor. Özgün yapısı onu diğer eserlerimden, farklı kılıyor. Çok gönül bağım yok, ancak sıra dışılığı, cezbedici…
Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması Birinci Mansiyon Ödülünü kazananKuyunun Diliromanım, bir dönem romanı… Çok farklı bir çocuk gözünden, Türkiye’nin 1960-1982 döneminin fotoğrafı… Aylarca Milliyet gazetesinde o yılların gazetelerini didik didik ederek o dönemin bir pikselini bile gözden kaçırmamaya özen gösterdim. Yine gerçek bir yaşamdan… Mahallemden… O kadar gerçekdışı dışı ki, gerçek kılmak hayli zor oldu!
Yazdıklarım arasında beni en çok etkileyen? Kurşun Kalem Öykü Ödülünü kazanan, Zamanın Kuzgun Yüzü adlı öykü kitabındaki Kapıda isimli hikaye… Bu hikayeyi, Yeni Zelanda’da Auckland Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde roman, öykü ve senaryo üzerine ders alırken yazdım. İngilizce olarak yazdığım ilk ve tek çalışmamdır. Profesör bu hikayeyi sınıfta okudu ve uzun süre etkisinden çıkamadığını söyledi. Ben de öyle! Ne zaman okusam, bir öncekinden daha çok tesirinde kalıyorum. Yeri çok başka!
– 60 yaşından sonra koşmaya nasıl karar verdin? Dağların doruğundayken ve bir yarışı bitirirken neler hissedersin? Ölümle burun buruna geldiğin anda neler yaşadın?
Altmış yaşına girerken, bir şeye daha girmek üzere olduğumun ayırdına vardım: Depresyona!
Fiziksel bir aktiviteyle bundan kurtulabileceğimi düşündüm yine. En ucuz ve kolay aktivite de yürümekti! Böylece doğum günümde yürümeye başladım. İkinci günü birdenbire Forrest Gump gibi bilinçsizce koşmaya başladım. Yüz metre kadar gidebildim. Sonra yürüyüşe geçtim. Böyle koşma-yürüme bir hafta kadar devam etti. Gittikçe iyi hissetmeye başladım ve Koşucu olmaya karar verdim. Hemen bir antrenör buldum. İki ay sonra, katıldığım Uluslararası Adana Yarı Maratonunda yaş kategorisinde kürsüde buldum kendimi. Bir de para ödülü aldım. Yok artık! Ben sonuncu olmamak için koşmuştum.
Dağlardayken ne hissediyorum? Yaşamın kıyısında değil, çekirdeğinde yaşadığımı! Benliğimin, en çok dağlarda bana sesini duyurabildiğini! Fiziksel-düşünsel-tinsel boyutlarımın hepsinin birden iletişim halinde uyum içinde olduğunu… Bir ve tam olduğumu! Bu muazzam bir doyum gerçekten! Stendhal Sendromu yaşıyorum resmen.
Bir de o Finişe yaklaşmak ve o çizgiyi geçmek var ya! Öyle çoğul bir sevinç ki, ağlamak gelir içimden. Her seferinde! Elbette, dağlarda tek başına ölümüne korktuğum, korkudan nasıl olup da ölmediğime şaştığım anlar da çok! Yine de devam! Sevgiden… Ben korkular karşısında durabilme cesaretini seviyorum!
En son bir buçuk ay önce, Everest Ana Kampı’nda ölümle burun buruna geldim. İki Doktor; dağ hastalığına yakalandığımı, durumumun oksijen ve iğneyle düzelmediğini, ciddi ölüm riski olduğunu, hemen kurtarma operasyonunu başlatacaklarını ve helikopterle beni aşağıya indireceklerini söyledi. Kurtarma operasyonunu şiddetle ret ettim. Everest Maratonu koşan İlk Türk Kadın Atlet olma hayalim ne olacaktı? Yeni Zelanda’da da en yüksek dağ olan Cook Dağı’nın zirvesine çıkıp buzul mağaralarının içinde yürüyüş yapmak için helikopter turu ayarladım. Ancak bora ihtimali yüzünden üç gün havalanamadı helikopter. Ben de karadan yürüyerek buzulları görmeye gittim tek başına. Daha yarı yolda karavanları bile uçuran bir bora… Bu defa ölümle kafa kafaya çarpışıyorduk az kalsın! Bir kez de Himalayalar Machapuchare’de derken, samimi olduk nerdeyse. Her seferinde Ona dedim ki, ‘Gözüm arkada kalmayacak hiç! Doyasıya, dolu dolu yaşadım! İçimde en ufak bir eksiklik yok! Doğduğum andaki kadar tamım! Üstüne üstlük bir de seçtiğim hayatı yaşadım! Beni alacaksan buyur! En mutlu olduğum yerdeyim!’
– Yeni bir mesleğe veya hobiye geçtiğinde, arkana dönüp bir daha bakar mısın? Özlem duyar mısın o günlere? Yaslarını nasıl yaşarsın, merak ediyorum?
Hayat, ileriye doğru yaşanılması gereken bir süreç… Koşarken, geriye dönüp bakmak, ileriye doğrugitmenin de hızını kesmek demektir!
Bu açıdan, yeni bir hobiye-işe girişmeden önce, öncekinin son kullanım tarihinin geçtiğinden emin olurum! Böylece bir daha kullanmak zorunda kalmayacağımı bilirim. Ne özlem duyarım ne de geriye bakarım. Yine de dönme ihtimaline karşı, onların orada olduğunu bilmek rahatlatıcı doğrusu… Açık çek gibi! Bu durumda, yas tutmak, söz konusu değil tabii. Bazı işler-hobiler ise zamansızdır benim için. Tenim gibidir. Ancak benle yaşar, benle ölür! Edebiyat bunlardan biri… Bir gün bırakmak zorunda kalırsam, yas yerine, ölüm gibi bir duygu yaşarım sanırım.















