Apartmanların önlerine konan, yeni ölmüş insanlara ait, ona yetim kalan çocukları anımsatan
sahipsiz kalmış ayakkabılar hep hüzünlendirirdi Gonca’yı. Ne zaman böyle bir çift ayakkabı
görse merak ederdi ölenin nasıl biri olduğunu, arkasında kimleri bıraktığını, arkasından
ağlayanı olup olmadığını. Onu hüzünlendirseler de o güne değin gördüğü o öksüz ayakkabılar
hep başka evlerdeki başkalarına aitti. Bir yıl aradan sonra ilk kez büyüdüğü apartmanın
kapısından girdiği o gün gördüğü, siyah, topuklarının dış yanları hafifçe erimiş, deri erkek
ayakkabıları ise oldukça tanıdıktı. Hatta biraz düşünse alındıkları günü bile hatırlayabilirdi.
İçinden o ayakkabıları eline alıp yukarı çıkarmak geldi. Sanki onları yukarı çıkarırsa zamanı
da geri alabilecekti.
Asansöre binip sekizinci kata çıktığında ona hem çok tanıdık hem de yabancı gelen, önünde
dağ gibi ayakkabının yığılı olduğu bir kapının eşiğindeydi. Ayakkabıları aşıp o eşikten
geçerse hayatının eskisi gibi olmayacağını iliklerine kadar hissediyordu. Babasının
cenazesine yetişememiş, onu toprağa teslim edememiş evlat yükünün ağırlığını taşıyan
ayakları içeri girmek konusunda oldukça yavaş ve tereddütlüydü. Tam bir yıl önce, valizini
alıp, uzun bir süre geri dönmemek üzere koşarcasına bu kapıdan çıkmıştı.
Derin bir nefes alıp girdi içeri. Büyüdüğü ev, sanki orada hiç yaşamamış gibi yabancı geldi
ona. Duvar kağıtlarındaki çiçeklerin nefti yeşili solmuş, mutfak dolaplarının cevizi dökülmüş,
pencerelerin perdeleri eprimiş, evin odalarını kavrulmuş un kokulu bir hüzün kaplamıştı.
Sanki onunla birlikte tüm ev yetim kalmıştı.
İçeride daha önce hiç tanık olmadığı bir kalabalık karşıladı Gonca’yı. Önce bu kalabalığın
içinde hiç kimseyi seçemedi. Daha sonra gözün karanlığa alışması gibi amcalarını seçebildi
koyu renk giysili adamlar ordusunun arasından. Tam sekiz tane, her birinin yüzünden bir
parça alsa babasının yüzü olacak ama hepsini toplasa bir babası etmeyecek amcaları. Hepsi
tek tek sarıldılar Gonca’ya gözleri yaşlı, dillerinde, “Başımız sağ olsun,” vardı.
Amcalardan en büyük ve en dindar olanı, “Ah kızım! Dedim ben zamanında. Bu kadar
içmeyecekti. Hem bu dünyasını mahvetti hem de ahiretini,” deyiverdi. Şimdi bunu demenin
kime ne yararı vardı? Babasını geri getirir miydi? Evet, onun babası bir alkolikti. Buna
rağmen hiçbir zaman eksik etmemişti ihtiyaçlarını. Kim bilir, belki hayatın ona ağır gelen
gailesiyle rakı denizinde yüzerek başa çıkmıştı. Belki de üç yaşında anasız kalmış, hiç
büyüyememiş bir oğlan çocuğuydu babası.
Siyah giysili amcalar kalabalığından sıyrıldıktan sonra beyaz örtülü kadın kalabalığının
arasında annesini gördü. Son bir yıldır babasının hastalık sürecini tek başına yüklenmiş kırk
yaşındaki annesinin yüzü, yetmiş yaşındaki bir kadının hüznüne bürünmüştü. Yeşil gözlerini,
uzun süre hiç kaybolmayacak derin bir keder kaplamıştı. Sarıldılar bir süre bir şey demeden
öylece kaldılar. Sanki Gonca’yı görmek onun yükünü bir nebze olsun hafifletmişti. Annesi
öyle mi demişti yoksa o mu öyle hissetti hatırlamıyordu.
Mutfakta bir sürü kadın harıl harıl çalışıyordu. Çaylar dolduruluyor, komşulardan gelen
tonlarca yiyecek tabaklara taksim ediliyordu. Ne de olsa içeride karnı doyurulması gereken
bir çekirge sürüsü vardı. Hayatın devam ettiğinin kanıtı olan yiyecekler, ölüme meydan
okuyan bir iştahla yeniyor, çaylar, meşrubatlar içiliyordu.
Tüm akrabalar, komşular tek tek Gonca’ya sarılıyor ve ağlıyorlardı. Herkes kendi meşrebince
onu teselli edecek sözler söylüyordu. Onu çok seven, elinde büyüdüğü komşu teyzelerden
birisi birden, “Baban seni sayıklayarak öldü,” deyiverdi. Diğerleri parmaklarını dudaklarına
götürüp sus işareti yapsalar da teyze, dramatize ede ede aynı cümleyi tekrar ediyordu, “Baban
seni sayıklayarak öldü…”. O bu cümleyi tekrar ettikçe, omuzlarındaki hayırsız evlat yükü
tonlarca ağırlık olmuş, yerin dibine doğru itiyordu sanki Gonca’yı. O ana kadar düğüm olup
boğazına yuvalanan göz yaşları da artık akmaya başlamıştı.
Gonca, babasının kalbinde kardeşlerinden ayrı bir yeri olduğunu hep bilirdi. Annesinin
anlattığına göre, o doğduğunda hediyelere boğmuş annesini. Öyle bir sevinç yani. Annesinin
ilk gördüğünde ondan korktuğunu herkese komik bir şeymiş gibi anlattığı doğum hikayesinin
yanında, babasının bu kutlayışı onun için bir hediye gibi olmuştu ömrü boyunca. Çok severdi
babası onu kendi bildiği şekliyle. Kendi bildiği şekliyle dedim çünkü sevgisi bazen öyle ağır
gelirdi ki hapsederdi Gonca’yı adeta bir kafesin içine. Tüm ilk gençliği bu kafesin içinde
geçmişti. Çok bunaldığı zamanlarda o kafesten ve babasının hiçbir zaman ayık olmayan
halinden, babasız olmayı dilerdi Tanrı’dan. Bunu şimdi tam da babasız kalmışken hatırlamak
göğsünün ortasına bir bıçak acısı gibi saplanmıştı.
Gonca teyzelerden kendini kurtarıp, kalabalığı yararak kapısı kapalı, ışığı yanık tutulan
babasının odasına girdi. Önce içerideki havayı kokladı. Çocukluğunda sabahları girdiğinde
burnuna çarpan ve onu hep rahatsız eden sarımsaklı akşamdan kalma kokusunu hissetmeye
çalıştı ama yoktu. Odaya kolonya kisveli ağır bir hastalık kokusu sinmişti. Belki inanıldığı
gibi ışığı yedi gün açık kalan odasına gelmiştir babası diye dikkatlice göz gezdirdi. Ama ne
gelen vardı ne giden. Bir ses duymak istedi.
Babasının efkarlandığı zamanlarda elini kulağına koyup söylemeye başladığı, küçükken onu utandıran uzun havalardan minik bir tını duymaya
razıydı. Oysa odada sadece sessizliği vardı ölümün.
Odanın içinde babasından bir iz, bir koku ararken gözü yayları bozulmuş yatağın babasının
yattığı tarafındaki çökük kısmına takıldı. Doktor, “Yapacak bir şey kalmadı. Eve
götürebilirsiniz,” dedikten sonra yaklaşık bir ay boyunca yattığı için çukur daha da
derinleşmiş gibi göründü gözüne. Yatağın yanında yere çömeldi, elini o çukurda gezdirdi bir
süre.
Onu gördüğü son gün, babası bu çukurun kenarına oturmuş, “Sen gidersen ben ölürüm!”
demişti. Koca adam bebek gibi ağlıyordu, o kanatlarımı takmış hayatının en güzel
yolculuğuna uçarken. Yirmi bir yaşındaydı, Londra’ya gidiyordu. Orada onu bekleyen bir
sevgilisi vardı. Babası bu haldeyken tek derdi, bir an önce valizini alıp o kapıdan çıkmak ve
olabildiğince uzun bir süre dönmemekti. Öyle de yaptı…
O zamanlar sadece sabit telefonlar olduğu için ayda bir iki kez evi aradığında, babasının
giderek düşen ses tonundan, annesinin kekelemelerinden anlıyordu babasının sağlığının
kötüye gittiğini. Ama elinden bu rüya gibi özgürlüğün uçup gitmesinden öyle korkuyordu ki
anlamamazlıktan geliyor, kendisini her şeyin düzeleceğine inandırmaya çalışıyordu. Eğer
dönerse bir daha geri gelememekten ölesiye korkuyordu. Rüyalarında babasının iyi olduğunu
görüyordu sıkça. Hem babalar ölemezdi. Hem insan kırk dokuz yaşında ölür müydü?
Rüyalarına inanmayı seçti ve dönmedi…
Ancak babası dediğini yaptı ve öldü…
Dönüşünün üzerinden birkaç gün geçtikten sonra evdeki kalabalık bir bir azalmış, annesi ile
baş başa kalmışlardı. Kalabalık çekilince ölümün sessiz sesi iyice duyulur olmuştu evin
odalarında. Bu kez annesiydi eğer geri giderse yaşayamayacağını söyleyen. Annesi, “Baban
senin düzenini bozmamak için söyletmedi durumunun kötü olduğunu,” dedi baş başa
kaldıkları ilk sabah kahvaltısında. “Ben aslında anlıyordum ama anlamamazlıktan
geliyordum,” dedi Gonca, bu itiraf bir nebze de olsa rahatlatmıştı kalbinin yükünü.
Taziye ziyaretleri bitmiş, bu defa kapıya alacaklılar ordusu yığılmaya başlamıştı. Gonca
babasının kaybının yasını tutamadan bu kez maddi dünyanın gerçekliği ile yüz yüzeydi.
Geçindirilmesi gereken bir ev, okutulması gereken bir kardeş, ödenmesi gereken yığınla borç
vardı. Bazen hayat gailesi galebe çalabiliyordu kaybın yasına …
Yıllarca kalbinde koca bir taş gibi ağırlık yapan, en büyük pişmanlığı, babasını ölmeden önce
son bir kez görememiş, onunla vedalaşamamış, onu ebedi yatağının çukuruna teslim
edememiş olmaktı. O kadar genç yaşta hayattan kopmanın ona yapılmış bir haksızlık
olduğuna inandı yıllarca.
Yıllar sonra bir masal dinledi. Masalda bir baba ve kızı vardı. Baba iblisle öyle bir pazarlık
yapıyordu ki kızının ellerini kaybetmesine neden oluyordu. Masal bittiğinde kulağına şöyle
bir cümle çalındı: “Alkolik bir babanın kızı elsizdir.”
Aslında bu masalın kahramanıydı Gonca. Babası tıpkı masaldaki baba gibi kötü bir pazarlık
yapmış, hayatını alkole kurban ederken onu da elsiz bırakmıştı. Gonca çalışmış çabalamış,
nice cadıyla, nice yok ediciyle savaşmış büyütmüştü ellerini. Yaylı yataktaki babasının
çukuru ise hiçbir zaman dolamamıştı.
Filiz Tiken, 16 Temmuz 2025, İzmir













