“Yarım kalan aşklar, insanın ruhunu fare gibi kemirir,” derdi Gece Teyze’m. On altı yaşında âşık olmuş Yunus’a. Yunus çok çapkınmış. Yakışıklı bir adam değilmiş ama ailesi Karun kadar zenginmiş bu deyyusun. Öyle derdi teyzem Yunus’una. Ağzı bozuktu ama küfür etmek ona çok yakışırdı. Teyzem çapkınlığına rağmen Yunus’u evlenmeye ikna etmiş ama o deyyusun ailesini kim ikna edecekti? Benim dünya güzeli teyzemi, “aileye uygun” bulmamışlar. Denklik meselesi!
Orta halli bir aileydik biz. Onlar Sarıyer’de havuzlu villada otururken anneannemle dedem Moda’da, mütevazı bir evde yaşardı. Orada geçti bütün çocukluğum. Bahçesinde pembe güller açan, mutfağından mis gibi yemek kokuları gelen o evin kalabalık odalarında az mı koşturdum?
Yunus, zengin bir ailenin kızıyla evlendirilince teyzem üç ay karalar giymiş. Çehov’un Martı oyunundaki “Maşa” gibi enfiye çekip, kendini şaraba vermiş. Başka bir şehre taşınmış Yunus! Teyzemden kaçar gibi! Belki de gerçek duygularından korktuğu içindi, kim bilir?
Yıllar sonra, Moda’da yürürken Yunus’u görmüş teyzem. Karısı ve kızıyla. Gözleri dolmuş. “Biraz solgun görünüyor ama çok güzel kız maşallah!” demiş içinden. Yunus, Gece Teyze’mi görünce allak bullak olmuş tabii! Çok güzel kadındı Gece Teyze’m. Öyle kolay unutulacak bir güzellik değil. Günler sonra “ortak arkadaşlarından” duymuş annem; lösemiymiş küçük Nergis.
Teyzem hep şöyle derdi:
“Ben asla beddua etmedim Yunus’a. Deyyus diyorum, onu da hak ediyor. Ah Yunus ah! Kalbime kaç delik açtın? Yine de şikâyet etmem.”
“Aman teyze,” derdim, “aman annemler duymasın.”
“Aman kim duyarsa duysun. Sen de amma ödleksin be! İsmini “Naz” koymasaydım keşke. Aslında Nalân koyacaktım. Çok severim Nalân ismini. Bana hep kendimi hatırlatır. O gudubet baban istemedi. Nalân gibi güzel bir ismi beğenmedi!”
Teyzem, babamı günahı kadar sevmezdi. Zor adamdı babam; geçimsiz, suratsız, dediğim dedik! Gece Teyze’m “patates kafa” derdi ona. Saçı yok denecek kadar azdı çünkü. Bir kere bile başımı okşadığını, güzel söz söylediğini hatırlamıyorum. Bizim şatonun kralı da, kızına karşı masallardaki kadar zalimdi. Varsa yoksa tahtı!
Hikâyenin can alıcı kısmını daha anlatmadım. Yunus, “teyzemin teyzesinin kocasının” yakın akrabasıydı. Sevinç Teyze ile Mithat Enişte! Onlar da hiç istememiş Gece ile Yunus’un evlenmesini. Yıllarca diş bilemiş kendi teyzesine Gece Teyze’m! Görünürde canciğer kuzu sarmasıydı ikisi. Bunun da geçerli bir nedeni var. Alınganlığını içinde yaşamak zorundaydı. Sevinç Teyze’nin kocası Mithat Enişte, otuz beş yaşında, trafik kazasında öldü.
Sevinç Teyze bir daha hiç evlenmedi. Saçını boyamadı. Bir gecede beyazlamış saçları.
Sevinç Teyze’nin bir de kızı var. Saadet Abla’m. Onun düğününe gittiğimiz sene, on yedi yaşında gencecik bir kızdım. Bütün çocukluğum boyunca Yunus’u dinlediğim için o akşam düğüne “pis deyyusun” da geleceğini duyduğumda epey meraklandım. Yunus üzüntüden kendini içkiye vermiş. Kızı Nergis öldüğünde sekiz yaşındaymış. Göbekli, yorgun bir adam gördüm düğünde. O, artık teyzemin hatırladığı gibi değildi ama “teyzem” yaşına rağmen güzeldi. Moda’da deniz kenarında bir balık lokantasında yapıldı düğün. Yunus, teyzemi gördüğü an büyülendi. Hepimiz fark ettik. O gece Yunus, karısının gözleri önünde teyzemi seyretmekten kendini alamadı. Bense bir aşk romanının içine düşmüş gibi sürükleniyordum. Ertesi gün bizim evde toplandığımızda, teyzem zaferini ilan etti.
“Bütün gece gözü üstümdeydi. Unutamamış beni. Saç da kalmamış kafasında garibin. Üzüntüden tabii. Kolay mı evlat acısı? Ah Yunus! Çok çirkinleşmişsin. Gözaltı torbaların çenene değecek neredeyse.”
“Teyze, hâlâ âşık mısın Yunus’a?”
“Gözümü açtım onu gördüm. İlk aşklar zor unutulur kuzum. Hele imkânsız aşklar hiç unutulmaz. Sen âşık olmadın daha. Ne oldu Gümüş Düğün Salonu’nun sahibine? Şiir yazıyor mu sana hâlâ o çocuk?”
“Ben onlara şiir demezdim. Eziyet derdim. O şiirleri besteleyip düğüne gelenlere söylüyormuş manyak.”
“Biri daha vardı. Yüzücü olan.”
“O direkt yüzme faslına geçmek istiyor teyze. Ne yazık ki bana âşık olanlara ben âşık değilim. Benim âşık olduklarım bana âşık değil!”
“Gidip matematik öğretmenine tutulursan olacağı bu! Adam senden yirmi beş yaş büyük.”
“Ham meyve yemem ben. Olgunlaşmış erkekleri seviyorum ama onlar beni çocuksu buluyor. Of! Kendim patlatacağım şu zarı sonunda. Teyze! Yunus nasıl bakıyordu sana. Nutku tutuldu.”
“Pis deyyus.”
Yunus, o düğünden iki yıl sonra öldü. Karaciğer kanserinden. Gece Teyze’m çok üzüldü tabii. Ama içi rahattı. Ne de olsa son kez görüşmüşler, yarım kalmış bir aşkı bitirmişlerdi. Yunus, teyzemi o geceden sonra aradı, yemeğe davet etti. Teyzem kabul etti. Dertleşip, eski günlerden konuşmuşlar. Yunus, “Mezarım hazır,” demiş. “Zamanım doluyor. Ziyaretime gelmeyi unutma. Az kaldı kızımla kavuşmaya.”
Çok soğuk bir kış günüydü, lapa lapa kar yağıyordu İstanbul’a. Gece Teyze’m evinde kalp krizi geçirdi. Öldüğünde yetmiş beş yaşındaydı. Son zamanlarında, güzelliği yaşlılık tarafından lanetlendiğinde, özellikle “elleri” çok biçimsiz görünüyordu. Teyzem ressamdı. Ben de hep ellerimle bir şeyler yaratmak arzusundaydım. Benim de parmaklarım, romatizmadan çift boğumlu ve çirkin görünüyordu ama o “yakıcı arzuyu” bulmuştum. Eğer küçük kızı yazarak kurtarmasaydım babama benzeyecektim. Zehir durmaksızın kalbime akacaktı. Sevemeyecektim.
Babam beni hiç sevmedi. Cenazede gördüm onu. Yıllarca görüşmemiştik. Başında siyah kasketi, yüzünde aynı soğuk ifade! Hiç değişmemişti!
Umutsuzca “beni anlamasını” bekledim. Ve haklı çıktım. Babam beni hiç anlamadı. Bıraktım ben de. Bıraktım güçlü durmayı. Kabul ettim küçük kızın çektiği acıları. Onu kendi kalbime teslim ettim, sahip çıktım.
Bir tane iyi anı hatırlasam, bütün gücümle sarılacağım. Yok! Çocukluğuma dair, babamla ilgili tek iyi anım yok.
Hep kavga gürültü. Hep kasvetli, gri bir ev ortamı.
Hiçbir çocuk, “yaşarken” toprağın altında uyumamalı.














