Bazı Sonralar Hiç Gelmez

| 22/06/2025

Bazı sahneler filmden değildir, hayattan alınmıştır. O sahneleri izlerken insan gözünü kırpmadan bakar, çünkü orada bir yere dokunur. Hatırlatır. Sızlatır. Belki geçmiş bir cümleyi. Belki hiç kurulmamış bir ihtimali.

“Perfect Days” filminde böyle bir sahne var. Japonya’da tuvalet temizleyerek yaşayan Hirayama, düzenli, sessiz ve tekdüze bir hayata sahiptir. Her gününü aynı saatte uyanarak, aynı kahveyi içerek, aynı ağacın aynı tarafından fotoğraf çekerek geçirir. Zaman onun ellerinden yavaşça geçer; iz bırakmadan, itiraz etmeden. Sanki hayatını değişmesin diye sabitlemiş, alışılmışın dışına taşmaktan özenle kaçınmıştır.

Köprünün üzerinden geçerken, genç yeğeni nehrin nereye aktığını sorar. Okyanusa, der Hirayama. Sonra kız, “O zaman okyanusa gidelim mi?” diye sorar. Hirayama duraksar. “Sonra,” der. “Ne zaman sonra?” “Şimdi şimdidir.”

Bu sahne, küçük bir replik değil, derin bir yankıdır aslında. Bir çarpıntı. Çünkü bazen insan “sonra” der. “Birazdan” der. Ama bazı sonralar bir daha gelmez. Ve bazı şimdi’ler, kaçtığında bir daha bulunmaz.

Hirayama’nın yaşamı, geçmişin görünmeyen bir ağırlığıyla şekillenmiş gibidir. Film açıkça söylemez ama sezinletir. Onun tüm bu sade yaşamı bir tür uyuşturulmuşluk hissi taşır. Her şeyin aynı olması, hiçbir değişimin kabul edilmemesi, bir tür korunma mekanizması gibidir. O ağacın hep aynı tarafından fotoğraf çeker; belki de diğer tarafı görürse, başka bir acıyla karşılaşacağını hisseder. Bazen insan kendini böyle korur. Değişiklikten kaçınarak, yenilikten korkarak. Bir yas gibi yaşar hayatı; donmuş, kıpırtısız, hep aynı.

Bunun adı belki de donmuş yas. Sessizlikten örülmüş, hareketsizlikle korunmuş bir yas. Kayıp yaşanmıştır ama yas ifadesini bulamamıştır. Kimi zaman çok ağır geldiği için, kimi zaman kelimeye dökülemediği için insan yalnızca aynı günü tekrar etmeye başlar. Aynı yolu yürür, aynı yemeği yer, aynı saate uyanır. Sanki yaşadığını göstermek için değil, kaybı büyütmemek için yaşar. Hayat devam ediyor gibi görünür ama aslında içeride durmuş bir şey vardır. Zamanın içinden geçilmez, onun çevresinde dönülür.

Bir ev hatırlıyorum; sessizliğin yas tuttuğu bir ev. Eşini kaybettikten sonra, evdeki hiçbir eşyasına dokunmamıştı. Girişteki portmantoda hâlâ kocasının fötr şapkası, ayakkabısı duruyordu. Aylar, yıllar geçse de eve her giren onun dönmesini bekliyordu sanki. Bir gün, “alışamadım” demişti. Ama ben biliyordum: zaman geçsin istemiyordu.

Çünkü zaman geçerse, kayıp da uzaklaşacaktı. Ama zaman durduğunda, insan da duruyor. Ve içimizdeki hayat, usulca geri çekiliyor.

Ve işte, bazı sonralar, aslında fark etmeden vazgeçtiğimiz küçük hayatlardır. Hiç söylemediğimiz “seni seviyorum”lar, hiç yazmadığımız mektuplar, zamanında sarılmadığımız insanlar, bir gün yaparım deyip, hep ertelediğimiz yollar. Ve perdelediğimiz içimizdeki biz.

Bir daha asla duyamayacağımız sesler, bir daha asla göremeyeceğimiz, asla yaşayamayacağımız anlar var. Ve biz bazen bunu fark ettiğimizde bile harekete geçemeyiz. Çünkü geç kalmak sadece bir anlık bir dalgınlık değil, bazen bir alışkanlıktır. Ve bu alışkanlık zamanla içimize yerleşen bir uyuşukluk gibi davranır. Dışarıdan bakıldığında sakinlik gibi görünen o şey aslında bir tür donma hâlidir.

Bazen içimizde bir şey kıpırdar. Bir mesaj yazmak isteriz. Birini aramak. Bir şey söylemek. Ama sonra… Hep bir “sonra”.

Yeni alınan bir elbise gibi. Giyilmez. Saklanır. Belki özel bir günü bekler. Belki hiç giyilmez. O gün hiç gelmez. Kilo alınır, modası geçer… Ya da o ânın hissi silinir. Bazı yerler gidilmek için değil ertelenmek için seçilir. Bazı kelimeler hep içimizde kalır. Ve bazı sevgiler… Söylenmedikçe eksilir.

Bazen sonra demek, korunmak içindir. Ama çok uzarsa, insan yalnızca korunmaz. Kaçırır. Uzaklaşır. Donar.

Ve eğer içimizde bir şey kıpırdıyorsa, şimdi tam zamanıdır. Çünkü bazı şimdiler, bir daha hiç gelmez.

Bu yazı, yalnızca bir film sahnesiyle ilgili değil. O sahnede tanıdığım bir hâle, bir sessizliğe, bir yitirişe tanıklık etmek için yazıldı. Çünkü yas, bazen yaşanmak için sadece bir dile değil; bir eşlikçiye ihtiyaç duyar. Ve yazmak, o eşlikçiliğin en derin, en sade hâli olabilir.

Derya ERKUT


Yazan:

Derya Erkut

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)