Nokta Haber Yorum’da yaşam, Eşik Dergisinde de ölüm hakkında yazılar kaleme alıyorum. İkisinin de birbirinden pek farkı yok aslında. Ölüm yaşamın diğer yüzü. Kabul edelim soğuk ve makyajsız tarafı. Kabullenmekte zorlansak da ölüm, yaşam döngüsünün kaçınılmaz bir parçası ve Aziz Nesin’in dediği gibi “Ölüm, yaşamın en önemli olayıdır.”
Komedyen ve film yapımcısı Woody Allen bir zamanlar şöyle demiş: “Ölümden korkmuyorum; sadece o an orada olmak istemiyorum.” Allen’ın ölüm hakkındaki korkusu çoğu kişi için tanıdık. Hatta çocukken rahmetli anneannemden duyduğum bir cümle vardı. Ölüm hakkında konuşulurken gülerek “Hazırım ama vaktim değil” derdi. Yaşlıydı ve ölüm konusunda endişeli veya korkmuş hissetmiyordu.
Ölümlülüğü kabul etmek gerçekten özgürleştirici. En önemli sonuçlardan biri yaşadığın anda daha bilinçli seçimler yapmak. Gerçekten de ölümle ilgili kaygının üzerimizdeki etkisini kontrol etmeye çalışırsak, potansiyel olarak olumsuz veya yıkıcı davranışlardan kaçınabilir ve sahip olduğumuz zamana olumlu bir şekilde odaklanabiliriz. Ne dersiniz?
Hayatın kısalığını kendine hatırlatmak için İtalyan aziz Charles Borromeo’nun evindeki küçük bir masanın üzerinde bir insan kafatası bulundurduğu söylenir. Biz de evde bulunduralım demiyorum. Bu biraz aşırıya kaçmak olabilir ancak gerçek şu ki ölüm her an gerçekleşebilir.
“Ölmeye Katolik Yaklaşımı” kitabının yazarı Peder Neil McNicholas şöyle diyor: “‘Uyandığınız her gün, sahip olduğunuz son gün olabilir’ düşüncesi kulağa çok depresif gelebilir ama öyle olmak zorunda değil. “Ölüm gerçeğiyle ne kadar rahat olursak ve onu ne kadar az inkâr edersek, ölümlülüğümüzü hatırlatan günlük şeylere karşı o kadar olumlu bir uyum içinde oluruz.” Bir örnek veriyor: “Çocuklarımıza ve eşlerimize, onlar veya biz, sabah okula veya işe gitmek için evden ayrıldığımızda nasıl vedalaşıyoruz? Biz veya onlar, trajik bir olay gerçekleşirse söylenen veya yapılan son şeyin anısıyla yaşayabilir mi?”
Eğer şanslıysak ve 80 yaşına kadar yaşarsak, 4.160 hafta yaşamış olacağız. Çoğumuzun çoğu zaman görmezden geldiği bu durum, bu dünyadaki sınırlı zamanımızı iyi geçirmek istiyorsak, boğuşmamız gereken bir gerçek.
Öleceğini bilen tek canlı türü biziz ama ya geçmişle ya da gerçekleşmemiş gelecek ile uğraşıp debelenip duruyoruz yaşam denen bu süreçte. Ama sadece bugün ve benim bu satırları yazdığım sizlerin de okuduğunuz bu an var yalnızca. An var. Şimdi var. Berisi yok. Ötesi yok. Yok, yok.
İyi yaşamak iyi ölmenin anahtarıdır. Dominikli yazar ve vaiz Peder Timothy Radcliffe’de benimle aynı fikirdeymiş: “Ölümden sonraki sonsuz yaşama hazırlanmanın en iyi yolu, onu şimdi yaşamaktır, çünkü sonsuz yaşam başlamıştır ve her sevdiğimizde, yaşadığımızda ve affettiğimizde bu yaşam fışkırır.
“Biz ‘öteki hayata’ değil Tanrı’nın söndürülemez sevgisinin sonsuz hayatına inanıyoruz. Ve bu yüzden ister kısa bir süre yaşayayım ister daha uzun , hayatımın kırılganlığıyla ilgili bu deneyim için şükrediyorum. Yaşamayı çok geç olana kadar ertelememeliyim.”
Ertelemiyorum. Şükrediyorum. Deneyimliyorum. Yaşıyorum. Ölüme de hazırım. Ölüm son mu? Bence hayır, yolculuk burada bitmiyor. Ölüm sadece bir başka yol, hepimizin gitmesi gereken bir yol. Ne diyeyim ben yaşarken de yolu ve yolculuğu seven bir insanım. Ölüm hep yanı başımda ama hayattayım. Bir gün gideceğim ama gidene kadar yaşam benim. Ölüm zamansızlık. Zaman en değerli varlığım. Sevgiyle, aşkla, şefkatle yeryüzüne bakmaya devam edeceğim. Anneannemi anarak bitireyim “Hazırım ama vaktim değil.”
Yaşama sevincinizin her gün çoğalması dileğiyle…
Fotoğraf: Aron Visuals/Unsplash














