Gözümü kapıyorum. Hayatımın son on iki yılındaki mutlu anları görüyorum hep, çünkü bizim dünyamız sadece sevgi ve mutluluk üzerine kuruluydu. Ancak, John Lennon’ un dediği gibi, “Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir!” Ben de, tam doksan beş gün önce, başımıza nelerin geldiği ile başlamak istiyorum.
İren, genelde kabızlık sorunu yaşayan bir çocuktu. Vefatından yaklaşık bir hafta önce, iki gün süren dışkı sıklığında artış ve renginde değişiklik fark ettim. İnternete yazdığımda, safra ile ilgili sorunlar olabileceğini okuyunca: “Dışkı rengi değişti diye doktora mı gidilir?” cümlelerine rağmen çocuk gastroenteroloji bölümüne randevu aldım.
Randevu gününden önce bir sabah, bir tatlı kaşığı kadar kan ile birlikte safra kusarak uyandı. Randevusunu öne alarak doktora gittik. Yapılan muayene sonucunda gastrit teşhisi kondu. Dışkısı normale döndüğü için korkulacak bir şey olmadığını söyledi doktor. Gastrit için verilen ilaçları kullanmaya ve beslenme şekline dikkat etmeye başladık ancak iki gün sonunda ilaçların fayda etmediğini görünce tekrar doktora gittik. Anneler bilirler ki eğer bir ilaç üç günde tesir etmiyorsa fayda sağlamayacak demektir. Doktor bu kez ultrason, kan ve idrar tahlili istedi. Ultrasonda, böbreğinde biraz büyüme ve aşırı gaz dışında bir sorun çıkmadı. Kanda, referans aralığını aşmayan hafif bir enfeksiyon başlangıcı olduğu için antibiyotik başlandı. İren’ in her zaman kullandığı ve fayda sağlayan ilaçlar olmasına rağmen yine iki günün sonunda iyiye gidiş olmayınca ve evde “Elim uyuşuyor, buram (kalbi) sıkışıyor,” deyince yine acile gittik. Benim aklıma, el uyuşması, kalbin sıkışması (gazdan olduğunu düşünsem de) ve kusma olunca kalp ile ilgili bir şey olabileceği geldi. Acilde, çocuk doktoru tarafından yapılan muayenede yeniden gastrit teşhisi kondu ve mide bulantısını önleyici serumlar yapıldı. Tekrar kan ve idrar tahlilleri alındı, iki gün önce olduğu gibi referans aralığını aşmayan bir enfeksiyon başlangıcı olabileceği düşünüldü.
Serumdan sonra doktoru tekrar görüp reçetemizi almak için beklerken doktorun doğuma girdiğini, beklememiz gerektiğini öğrendik. Yalan yok, içimden normal doğum değildir inşallah diye geçirdim çünkü bir an önce evimize gitmek istiyorduk. Bence, aslında her şey doktorun o doğuma girmesi ile kurgulanmaya başlandı.
Acilden çıkarken İren bir kez sendeleyerek düştü, koridorda yürürken tekrar ve doktorun odasına girdiğimizde tekrar. Hemen nörolojik muayenesi yapıldı ve doktor ertesi gün bazı tahliller için çağırabileceğini, git-gel yaparak çocuğu yormayarak, uygun görürsek hastanede kalabileceğimizi söyledi. Odaya alındık. Antibiyotik, mide koruyucu, bulantı önleyici serumlar verildi. İren, tuvalete kendi başına gitmeye zorlanmaya başladı. Kucakta taşıyarak ona yardımcı olduk. Bu arada, uykusuz geçirdiği üçüncü gecesi oluyordu. Evde, sık aralıklarla uyanıyor, yatak odası ve salon arasında yer değiştirerek tüm geceyi geçiriyorduk. Hastanede de aynı şekilde, on beş dakikada bir uyanarak o çok kıymetli cümleyi söylüyordu: “Anneciğim seni çok seviyorum.”
Şimdi düşününce, gözleri tam kapanmadan derin uykuya dalamıyordu, hissetmiş olabilir miydi?
Sabah doktor geldi, muayenesini yaptı. Nörolojik bir şey olmadığını düşünerek, nöbetinin bittiğini, diğer doktorun bizimle ilgileneceğini söyledi. Evet, gerçekten gözümüzün önünde ona söylenen tüm hareketleri yaptı. Sadece, bacağı yukarı kaldırıldığında tutamıyordu. Bunu da halsizliğine verdi doktor, bende aynı şeyi düşündüm. Öğlen gelen doktor bacağı yukarda tutamadığını görünce MR istedi. O saniyeden sonra, bende koptu her şey çünkü normal bir kusma veya enfeksiyon ile daha önce hastaneye gittiğimizde hiç MR istenmemişti.
Doktora neden şüphelendiğini sorduğumda beyninde tümör olabileceğini veya nörolojik bir durum olduğunu söyledi. Ve o lanet hastalığın adını ilk kez orda duydum, hatta adını anlamadım bile. Hangisi olursa olsun, tedavisi olduğunu, merak etmemem gerektiği söylendi. İlaçlı MR’ a alındı. İlk kez, tek başına hem de MR gibi korkutucu bir şeye girdiğinde ve normal bir süreç yaşamadığımızın verdiği farkındalık ve kaygıyla, İren MR’ dan çıkana kadar haykıra haykıra ağladım.
Beyinle ilgili ihtimali düşünerek beyin cerrahı da aramaya başlamıştık. Sonuç çıktığında beyninde su olduğu ve ameliyat olması gerektiğini söyledi çocuk doktoru fakat kendi uzmanlığı olmadığı için beyin cerrahından konsültasyon istedi ve beyin cerrahı bu suyun doğuştan veya geçirdiği bir travma sonrası (düşme vb.) olabileceğini, ayağını havada tutamamasının bununla ilgili olmadığını söyledi. Bazen, çocuk hastalarda göz ile ilgili bakılması gereken bir şey olduğunu söyleyerek göz doktoruna yönlendirdi. Beyin cerrahı da muayene etmek için İren’ in yanına geldi. MR ile beyin cerrahının gelmesi arasında yaklaşık kırk beş zaman geçti ve bu muayenede, İren kırk beş dakika önce kaldırabildiği kolunu tamamen yukarı kaldıramadı. Poliklinik saati devam ettiği için hemen göz bölümüne indik ve yapılan muayenede “bası” olmadığı çıktı. O kadar rahatlamıştım ki, annemle birbirimize sarılarak sevinçten ağladık. Beyinle ilgili bir durum yoktu.
Akabinde bizi hemen EMG çekimine (kasların ve sinir hücrelerinin organlara yayılan elektrik sinyallerine ne kadar iyi yanıt verdiğini ölçen bir tanı yöntemi) aldılar. Canım, “Neden ağlıyorsun, seni çok yordum özür dilerim” dedi bana. İren, sen öyle özel bir çocuksun ki… Senin kadar özür dileyip, teşekkür eden kimseyi tanımadım hayatımda.
EMG çekilirken, daha çok başında, Guillain Barre teşhisi konuldu. Hızlı ilerlediği için on beş dakikanın bile önemli olduğunu, çocuk nöroloji ve çocuk yoğun bakımın birlikte olduğu bir hastanede tedaviye başlanması gerektiğini söylediler. Hem 112’ den, hem oradaki doktorların tanıdıkları aracılığıyla devlet/özel fark etmeksizin çocuk nöroloji ve çocuk yoğun bakımın birlikte olduğu bir hastane ve boş yatak aramaya başladılar.
Ben de hemen eski bir velimden yardım istedim ve 112’ den önce velimin yardımıyla kısa sürede Cerrahpaşa’ dan ek yatak açacakları haberini aldım. Aynı anda Çapa ve Aydın Üniversitesinden de haber gelince sevindik üç hastanede birden yer bulduğumuza. Hatta doktorumuz, seçme şansımız olduğu için Cerrahpaşa’ yı önerdi. Transfer için 112’ den ambulans beklemeye başladık. Bu arada, tüm evraklar, epikrizler, görüntüler bankodan toplanırken, annemlerde eşyalarımızı toplayıp bizi karşılamak için Cerrahpaşa’ ya doğru yola çıktı. Ambulans transfer için üç dört saat sonra geleceğini söyleyince özel ambulans bulduk. Ben bu arada, biz ne yaşıyoruz, bu nasıl bir gün diye düşünüp durdum. Cerrahpaşa’ da alınacak İvig tedavisinin dört beş gün süreceği, sonrasında bakımın evde olacağını duyduğumda, beş gün sonra iyileşecek diye düşünerek sağlıkla evimize gidelim diye adak adadım.
Odada özel ambulansı beklerken, İren’ i yoğun bakım sürecine hazırlamak için beni yanına refakatçi olarak alamayacaklarını söyledir. Merak etmemesini, hastane bahçesinde bekleyeceğimi ve ne zaman çağırırsa geleceğimi söyledim. Bana, “Diğerleri (annem, babam, babası) gitsin ama sen benim yanımda ol” dedi. Sonra, tuvaleti geldi ve tuvalete götürdük. Yatağına koyduğumuzda ben ellerimi yıkamaya gittim. “İren, İren” diye kaygı dolu bir ses duyup çıktığımda, o son kare, son 2 nefes ile karşılaştım. Kendimi koridora atıp doktor diye bağırmam, herkes odaya koşarken duvar dibine çöküp haykırmam ve sonrasında diğer hasta yakınlarının beni oradan uzaklaştırması…
Asansörün yakınında bir yere oturttular beni… “9. kat 917 numaralı oda. Mavi kod: Çocuk” kulaklarımda halen çınlayan ses oldu! Cesaret edip yanına giremedim… Yani İren’ in güçlü annesinin gücü kalmamıştı artık.
Sonrası bir film sahnesi gibi… Ellerinde tüplerle, şırıngalarla ve bilmediğim malzemelerle koşan insanlar… Asansörden inen onlarca doktor, hemşire… Herkes bir yana koşuyor… Koridordan, babasının sesini duyuyorum… “On beş dakika oldu geri gelmedi”, “yirmi beş dakika oldu geri gelmedi”, “Otuz beş dakika oldu geri gelmedi”… “Kırk dakika oldu geri gelmedi” cümlelerinden sonra artık her şeyin bittiğini, reanimasyon işlemenin bir fayda etmeyeceğini anlasam da yine de bir umut ve konduramamak…
O çaresizlikle yaklaşık bir saat boyunca tek yapabildiğim elime koluma bağladıkları aletlerle, “Allah’ ım yardım et!” diye haykırmak oldu.
Bu arada, Cerrahpaşa’ ya doğru yol alan annem arıyor, açamıyorum, ne diyeceğim? Babasından ulaşarak durumu öğrenip canlandırma işlemenin sonuna yetiştiler. Her birimiz dokuzuncu katın ayrı bir köşesinde çığlık çığlığa ağlıyoruz…
Sonrasında odadan çıkan insanların benimle göz göze gelmekten kaçınmasından, bazılarının ısrarla beni sakinleştirici vermek için acile almak istemesinden ve en son kendi doktorumuzun gözyaşları ile bana doğru gelmesinden anladım her şeyi…
“Kaybettik, başınız sağ olsun…”
“Normalde, kırk beş dakika sürer ancak yetmiş dakika denedik…”
“Yetmiş değil seksen deneyin, yirmi dört saat deneyin…”
“Bununla yüzleşmeniz gerek…”
917 numaralı odadayım… İren’ im melek olmuş…














Yüreğim kalp acınızı duydu çok üzüldüm.Cok zor bir durum sabır dilerim.
Gaye Hanım; yaşadığınız tüm anları hissettim. Çok üzgünüm, İrem’in melek olduğu şüphesiz size dayanma gücü diliyorum. 2009 da aynı hastalığı eşim yaşadı ve bir yıl geçici felç gibi bir durum yaşadı.Hala kalıntıları ve o günlere bağlı hastalıkları var. Hayat bu birden başka bir kapıdan içeri giriyoruz…Dilerim bu büyük ayrılığa, özleme merhem olacak yeni bir kapı açılır.Sizi tüm sevgimle kucaklıyorum.❤🙏
Bir anne olarak acınızı taa yüreğimde yaşıyorum canım Gaye hocam irenimiz melek yüzlümüz mekanı cennet olsun sizi çok seviyorum😢onu hep sevicez mekanın cennet olsun gözleri gülen yavrum🙏
Gaye hanım, sizi ve kıymetli kızınızla yaşadığıniz sureci Şengül Hablemitoğlu’nun podcast’te sizin sesinizden dinledim😔 Allah sabırlar versin🙏 meleğinizin mekanı cennet olsun🙏 Rabbim size güç kuvvet nasip etsin😔
Programda da değindiğiniz gibi yas cahillerinden sizi korusun☹️
Okadar derinden, okadar içten yasadimki ağlayarak ,durdura durdura okudum..çünkü aynı açılardan geçtim 1 yıl önce 5 yaşındaki melek oğlum da.Size sevgiyle sarılıyorum mevlam hepimize güç kuvvet versin.Onlar hep bizimle💙