Sığ kelimeler ve bakışlar, içlerinden bir tanesi bile karanlığı aralayamıyor. Çok uzun zamandır, kimsenin ondan ummayacağı denli derinliği özlüyordu. Kapı, delimsirek rüzgârın tokadıyla sarsıldı. Ürperdi, yorganı sıyırıp kalktı Yakup Reis, sesleri dinledi. Kayıkhaneyi hırpalayan denizi, meşelerin esrarlı ezgisini, rüzgârın küstahlığını, dışarıda olup biteni… Köpekler mi havlıyor, av peşine düşmüşçesine? Uzakta bir kadın çığlığı vahşi adımlar, ürkek ayak sesleri… Sesler! Geceleri sesleri dinliyor sürgit. Şu sığ hayatta, yalnızlıkta, Sırma’nın ayak seslerini… Bir geceyarısı usulca kalkıp parmak uçlarında kapıya gitti, yağmura aldırmaksızın, yağmura ve geceye karışmak istedi Sırma, sokağa koştu. Ayak sesleri kayıkhaneyi terk etmedi hiç. Gülüşü, kediyle oyalanışı.
Rüzgâr aralık tahtalardan içeriye aktı. Duvarlara gerdiği hasırlar da fayda etmiyor artık. Sobada yakacak tek bir şey kalmadı. Baraka şöyle bir sallandı; ahşabın direnci de bir yere kadar. Dönüp masadaki ekmek kırıntılarına baktı bungunlukla, devrilmiş bardağa, kara zeytinlerin ıssızlığına. Kim inanır şu balıkçı eskisinin ıssızlıktan, sığ sokuluşlardan usandığına. Sığ, aşağılayıcı, bezdirici. Her kelime, her davranış ruhunu yaralayan bir bıçak darbesi. Gocuğunu giyip tekrar uzandı keçeleşmiş döşeğine. Yorganı başının üstüne kadar çekti, gözlerini yumdu. İskeleye çekilmiş kayıklar sağlamda neyseki. Denizdekiler bir batıp bir çıkıyorlar karanlık suya, ama yapabileceği tek şey yok. Kapı gene çarptı, mandalı indirmeyi unutmuş demek. Üşeniyor da şimdi. Ansızın uzakta bir kadın çığlığı… Gecenin tekinsizliği, meydanı boş bulması vahşi ruhların, karanlıkta gizlenmenin kolaylığı. Her sığ düşünce bir cinayet, bir yok ediş. Olmadı, uyku küsüp gitti işte. Kalktı, kara zeytinlerden birini attı ağzına. Mandalı indirdi. Arka sokakta birileri koşuşturuyordu. Kaçıyorlar mı kovalıyorlar mı? Köpek ulumaları… Bir kadının peşindeler belki de. Sırma lime limeydi döndüğünde. Üç gün alıkoymuşlar zorla. Berelenmedik yanı yoktu. Ne ağladı ne bir şey söyledi. Kediyi okşadı yalnızca.
Bir zeytin daha, Ruhsar’ın yemeklerini özleyerek, Ruhsar’ın sıcaklığını. Ruhsar’dan sonra nasıl da kocadı çabucak. İlk gök gürültüsü geldi işte. Göğün kapıları açıldı sonuna dek, yağmur indi, damlalar toprağa mıhlandı, dikine saplanan bıçak gibi. Hepsi de öldürücü darbelerin. Ne kadar direnirsen diren kabalığa, hoyratlığa, tek başınaysan nafile. Issızlık delirtir insanı. Şu yırtılmaz karanlık. Kızım diyemedi Sırma’ya, sarılamadı döndüğü gece, nutku tutuldu birden. Nasıl ondurabilirdi onu? İçini çekti. Çok uzağa gidemeden ele geçirmişlerdi Sırma’yı. İlkin hayallerini deşmişlerdi. Sonra… Dalgın parmaklarını uzun uzun alnında gezdirdi Yakup Reis. Sonra silkindi, Sırma’nın hayalini silkeledi gözlerinden. Hâlâ batıp çıkıyor kayıklar, şişiyor gövdeleri. Rüzgâr da yatışmadı imansız, tutup sarsaladı gene barakayı. Sırma’yla birlikte arka bahçe de yok oldu. Bahçe yok olunca incelikler de kayboldu. Sığlık baş gösterdi. Azgın bir salgın ki bulaşmadığı yan kalmadı.
Boğuk sesler düştü kapı önüne. İskeleye doğru yuvarlandılar hemen. Yılışık tekmelerle taşların savruluşu ardından. Kabalığın, hoyratlığın kuşatması.
Yorganı sırtına alıp pencerenin önüne mevzilendi. Gelirlerdi, karanlığı fırsat bilip ucuz şarapları, korkak kahkahaları, salyalarıyla, korkmuyormuşçasına. Sırnaşmak daha kolaydı sığlıkta. Sırma titrerdi, dudaklarını kanatırdı, susardı tedirgin. Kaçacak delik yoktu, sığınacak bir korugan.
Çekirdeği dalgınlıkla evirip çevirdi dilinin üstünde. Katı, kaskatı çekirdek. Bulutlar aralansa bari, ay gösterse yüzünü. Bir parça ışık. Anlayabilseler… Anlamaya yanaşsalar… İyice sarındı yorgana. Küf kokusunu genzine çekti. Alışkanlık oldu, duymasa özleyecek. Ona en yakın şey gelinlik yorganı Ruhsar’ın. Dışarıdakiler, şarapla avunanlar bilselerdi, ürkmeselerdi kendi derinliklerinden, hayatı o belirleyebilirdi.
Bir patırtı koptu az ötede. Ya Haşmet’in ya İmparator’un içine doluşuyorlar. İki eski sandal, kuytuda ikisi de. Sesler uzaklaştı, boğuldu bir örtünün altında. Şişeleri tüketecekler sabaha dek. Kendilerini.
Zeytin çekirdeğini tükürdü. Kırık cama uzattı ellerini, rüzgârın soluğuna. Kolay kolay dinmeyecek öfkesi belli. Kediyi boğup kapının önüne bıraktılar. Sırma arsız çağrılarına kulak asmadı önceleri. Kedi gözdağıydı. Sırma’nın ölü kedisi. Bir kez daha yıkmak istiyorlardı, kendi yıkılışlarını unutmak adına bir kez daha.
Kesmedi zeytinler. Bayat ekmeğin parçaları beyhude. Midesi boş bir ambar. Açlık daha da üşütüyor, sürgit kötü şeyler düşündürüyor. Denizi düşünmeli. Uzun, ipeksi saçlar gibi okşayışını. Sahi ne kadar oldu denize çıkmayalı? Hangi yıldı, lodosun delirdiği, cesetlerin karaya vurduğu, teknelerin parçalandığı, hangi yıldı? O zamandan beri kıyıda, bulaşmıyor suya. Gene o yıldı, apartmanlar bitiverdi yanlarında yörelerinde. Hızar sesleri, çekiç sesleri, gariban türküler bütün yaz boyunca. Boğulanların yakarışlarını dinledi o gürültülerde. Yakup Reis biraz üşüttü dediler. Sırma’nın ölümü çok koydu ihtiyarcığa.
Baraka öksüz nicedir. Ruhsar’ın yorganı olmasa Yakup da hepten kimsesiz kalacak, deşilmiş cesetlere dayanamayacak. Haşmet’in İmparator’un ipini çözüp suya salacak.
Sırma’nın yaralı bedenini bıraktığı su, aldı geri vermedi onu. Sırma öldü, Ruhsar öldü. Arka bahçe, ağaçlar… Ötekilere kaldı buraları. Kelimeler, bakışlar ruhsuz, katı. Deniz…
İki adım deniz uzak, erişilmez.
Dalgalar rüzgârla dalaşarak birbiri ardına patlıyor. Kalkıp ağır ağır döşeğe gitti, uzandı, sarındı yorgana sımsıkı. Gözlerini yumup sonsuz uykunun gelmesini beklemeye koyuldu bir kez daha. Onu da alsa artık.
Görsel: Kayıklar – Ivailo Nikolov














