Kadın, ölülerle dirilerin buluşabildiği kapıdan içeri girdi. Rüya kapısı, iki katlı ahşap evin ortancalarla dolu bahçesine açıldı. Uzun yeşil elbisesinin içinde masal kahramanlarını andırıyordu. Eline sihirli bir değnek verseler, onu çağıran kalplere sevgiyle dokunurdu.
Çocukluğunun geçtiği koruya doğru yol aldı. Ahşap ev ve koru birbirine çok yakındı. Gerçek hayatta o koru, kentsel dönüşüme kurban edilmişken; rüyada koru, çocukluğundaki gibiydi. Vuslat Teyze de çoktan ölmüştü ama rüyada tam karşısında duruyordu. O ufak tefek gövdesi ve buruşmuş elleriyle Kadın’ın saçlarını okşadı, tılsımlı bir sesle konuşmaya başladı.
“Bak, her şey çocukluğundaki gibi. Ortancaları kedi gibi okşardın sen çocukken, kuşları koklar öperdin. Ah çocuk! Acılardan deniz yapmışsın kendine.
Ben sana böyle mi öğrettim? Şarkılar söyledim canın sıkıldığında. Soğuk kış günlerinde sobaya çaydanlığı koydum, kestane közledim mutlu ol diye.
Saçlarını taradım, yüzünü okşadım. O küçük kızı çok sevdim ben! Oyunlar oynardık birlikte saatlerce. Sen herkese “en çok pamuk ellimi seviyorum” derdin hatırlasana! Kalbinin kilitlerini kimlere teslim ettin? Kimse seni benim gibi sevmemiş.”
Vuslat Teyze, pamuk ellerini kadının kalbine doğru uzattı, kara çarşafları dolamaya başladı. Metrelerce “yas” doladı pamuk ellerine.
Kadının kalbi şifalandı. Her şey, çocukluğumdaki gibi dedi rüya kapısı kapanırken…
İçi SÜTLE dolu bir tasmış “zaman”
Parmağımı daldırdım.
Tadına baktım
Çocukluğumdaki gibiydi.













