Ocak ayını sevmemeye başladım son yıllarda. Sabah Lütfiye ablamdan telefonuma gelen bir mesaj ile gözümü açtığımda ocak ayının üçünü gösteriyordu takvimler. Bülent ağabeyini kaybettik diye. Daha 68 yaşındaydı. Sıkıntıları vardı. Hastanedeydi. Çıkamadı. Çok severdim. Sohbetini, şakalarını, muhabbetini. Az üzüntü ve sırlarımızı paylaşmamıştık birbirimizle.
Tam bu haberi hazmetmeye çalışırken tepeden tırnağa acıyla kaplandım bu kez. Emre Hasan Akbayrak vefat etmiş. Geçen sene ocak ayında kaybettiğimiz Aydın İleri’den sonra Türk Kütüphaneciliği için çok önemli isimlerden biri daha çok erken ve zamansız bir şekilde vefasını ödemeye karar vermiş demek ki.
Vefat kelimesi çoğu kişiye iyi gelmez ve sevilmez. Ben mucizevi bulurum. Ölüm kadar soğuk değil hiç olmazsa. Kaç kişi bir yakınımız hayatını kaybettiği zaman ‘öldü’ demişizdir. “Vefat etti” ölümü sanki biraz daha kabul edilebilir kılıyor. Vefa kökünden beslenen kelime, merhumun yaratıcısına olan vefasını işaret ediyor çünkü. Vefalı olduğu için O’na döndü, sözünü tuttu şeklinde. Hepimiz bir gün tutacağız o sözü. Ona şüphe yok ama sıkıntı geride kalanlar için.
Ah be Emre. Çok vefalıydın bu yaşamda ama bu sözünü bu kadar erken yerine getirmek zorunda mıydın?
Seni uğurlamak için yola çıktım. Çok üzgün olduğumda türkülere sığınırım. Radyoyu açtım. İlk türkü Neşet Ertaş’tan. Türkünün sözlerini duymuyorum bile. Gözüm yaşlı. Gönül Yarası filmi çekimlerinde Neşet ustanın Şener Şen ile ilk defa karşılaştığında ona söylediği sözler geliyor aklıma “Şener gardaşım gözlerinden öperim. Bu sana olan sevgim yüreğimde kalmadı şükür. Karınca kaderince bir katre, dünyana katılabildiysem ne mutlu bana.”
Ey gidi Emre… O sahneyi izlediğimde olduğu gibi boğazım düğümleniyor yine. Sana bir daha sarılamayacağım ama bir katre dünyana katılabildiğim için ne mutlu bana da.
Özlüyorum ben kaybettiklerimi. Aziz Nesin’in dediği gibi “Bazen insan öyle bir özlenir ki…Özlenen bilse, yokluğundan utanır.”
Emre, sadece yüzlerine baktığınızda iyi hissettiren insanlardan biriydi. Çok güzel ve renkli bir adamdı. Ve çok güzel gülerdi. Onun gülüşü gözümün önündeyken fonda Musa Eroğlu çalmaya başladı. O kadar türkü varken çalan “Yolun sonu görünüyor.”
“Geçtim dünya üzerinden, ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden yolun sonu görünüyor
Ezrailin gelir kendi, ne ağa der ne efendi
Sayılı günler tükendi yolun sonu görünüyor.”
Gözlerimdeki yaşlar yer çekimine karşı koyamıyor artık. Radyo istasyonunu değiştiriyorum. Bu türküyü sonuna kadar dinlemeye kalbim dayanamayacak gibi hissediyorum.
Arabanın içinde Fikret Kızılok’un sesi yankılanıyor. “Dayanmak artık kolay değil, bırakacak gibisin yarı yolda, kalbim.” Şaka gibi.
Gençliğimde de bu şarkıyı çok sever, aşk şarkısı sanırdım, öyle değilmiş.
Fikret Kızılok, iki kez kalp krizi geçirmiş, yorgun kalbinin üçüncü kez kendisini yoklayacağını hissetmiş ve bu muhteşem şarkıyı yazmış.
Kalp yetmezliği ile mücadele eden şairin kalbi için böyle yumuşacık bir şarkı yazması ve içerisinde geçen “Dayanmak artık kolay değil, bırakacak gibisin yarı yolda, kalbim” cümlesi ve Emre’yi kalp krizinden kaybetmek burnumun direklerini sızlatıyor yeniden.
Yol akıp gidiyor. Telaşla gaza basıyorum. Evet ben hala yoldayım hem gerçek hem de mecazi anlamda. Aklıma yaşamım boyunca yaşadığım telaşlar, kaygıyla karışık acelelerim düşüyor. Ayağımı gazdan çekiyorum.
Ölüm, telaşı yener.















