Berna merhaba. Seni okumak bana daima edebi bir lezzet veriyor. Bu röportaj da, beslendiğin damarların zenginliğini ortaya koyacak. Kıymetli cevapların için şimdiden çok teşekkür ederiz. Ölüm doulası olmaya nasıl karar verdin?
Merhaba Nazlı. Öncelikle teşekkür ederim bu röportaj için. Senin sorularınla Eşik Dergisinde yer almak benim için çok kıymetli. Yakın bir dostumla karşılıklı kahve içer gibi hissediyorum şu anda.
Bir karardan bahsedersem, o kararı aldığım an, durup, hayatımdaki olayların gelişimine bakarak arka arkaya dizilişlerini fark ettiğim an olur esasen. Pek çok şey oldu. Doğduğum andan itibaren yaşadıklarım uzun seneler farkında olmadan beni şu anda olduğum yere doğru yönlendirdi. Yaşım ilerledikçe ve olayların arasındaki ince bağları görebilme becerim arttıkça, yaşadıklarımı anlamlandırmaya başladım. Eğer işin eğitim kısmını bir başlangıç olarak alırsak, sanıyorum 2016 yılında İngiltere’de yapılan bir Ölüm Doulası eğitiminin ilanını görmüştüm. İsmi ilgimi çekmişti, bunun bir meslek olarak yapılabildiğini ilk defa görüyordum. Ancak o vakit şartlarım elvermediği için eğitime gidemedim. 2017 yılında Sydney’e taşındıktan sonra burada da benzer eğitimlerle karşılaştım. İşte bahsettiğim ‘’durma ve fark etme’’ anı o zamanlar oldu galiba.Yaşadıklarıma ve eğitim olarak sunulan seçeneklere baktım. Ben de yapmalıyım dedim.
Ama bir de işin eğitim kısmı dışındaki koca bir parçası var ki ondan da bahsetmeliyim. 2014 yılında sadece sezgilerimi takip ederek Hacettepe Hastanesinin Çocuk Onkoloji bölümünün kapısını çalmıştım. Hiçbir eğitimim veya deneyimim yokken, bu işin bir meslek olarak yapıldığına dair hiç bir bilgim bulunmazken attığım bir adımdı. Sadece orada olmak, çocuklarla ve aileleriyle vakit geçirmek istedim. Yaptığım Ölüm Doulalığı mıydı? Evet! Çünkü niyetim çok kuvvetli bir şekilde oradaydı. Niyet orada olunca sonrasında aldığım eğitimlerle becerilerimi geliştirmem mümkün oldu. O yüzden sanıyorum Hacettepe’yi bir başlangıç olarak kabul etmek çok daha doğru.
Beni Hacettepe’ye çeken neydi? Kendi deneyimim. Oğlumun geçirdiği nörolojik rahatsızlık sırasında ve sonrasında kendimi yalnız hissettiğim dönemlerim çok olmuştu. Aynı zamanda gene hayatımın çeşitli dönemlerinde gönüllü olarak pek çok kez yaşlılarla çalışmıştım. Onların ölüme yakın hallerinden ve bırakıldıkları yalnızlıktan (ve sadece yaşlıların değil, ölümün yalnız bırakılış halinden) farklı bir şekilde etkilenmiştim. İşte bu birikimler, nihayetinde adımlarımı Hacettepe’ye yönlendirdi.
Yas ve Ölüm Bilgeliği Platformu’nun kuruluş hikâyesini merak ediyoruz. Anlatabilir misin?
İlk tohum Sydney’de bir hastanenin Palyatif Bakım Servisinde gönüllü olarak çalışmaya başladıktan sonra atıldı. Benim için büyük bir şok olmuştu. Medikal dünyanın ölüm ve yasın efendisi haline getirildiğini, sağlık personelinin üzerine nasıl büyük bir yük bindirildiğini ve topluluk desteğinin ne kadar geri plana çekildiğini görmek çok sarstı beni. Kendi oğlumla yaşadığım hikâyem de çok benzer bir yerde olmasına rağmen, bunun bir hastane ölçeğinde genele yayılmış halini görmek, insanların sadece çekirdek aileleriyle ( bazen o bile tam olmadan) bu süreçlerden yalnız geçtiğini deneyimlemek, yaslı kişilere söylenen “teselli!” sözcüklerinin o kişiler üzerinde yarattığı etkilere birebir şahit olmak, ve en önemlisi ölmek üzere olan kişilerin bile ölüyorum diyememeleri; ölümün o keskin reddediliş hali (ve bunun yaşadığımız çağda normal karşılanıyor olması) platformun vizyonunun şekillenmesine hizmet etti. Platformu düşlerken içimde yankılanan sözcükler “topluluk desteği ve birbirimize tavsiye vermeden veya yargılamadan şahitlik etme haliydi.” Çok şükür ki yol boyunca benimle aynı vizyonu paylaşan yol arkadaşları edindim, senin gibi Nazlı’cığım, ve hep birlikte platformumuzu 2021 yılının Ekim ayında şu davetle kurduk:
“Yaşamın bütünlüğüne ve insan olmanın derinliğine duyulan bir özlemin çağrısına cevap vererek geldik buraya.
Burası bazen keşfetmek, bazen aramak, bazen paylaşmak, bazen sadece dinlemek veya birlikte hatırlamak için yapılan davetlerin, yazıların, okunan şiirlerin, dinlenen müziklerin, seyredilen filmlerin, söylenen şarkıların olduğu bir yer…
Yasın ve Ölümün çırakları olduğumuz bu yaşamda, yalnız olmamak ve yas yolculuğunda yoldaşlık yapmak için varız.
Yalnız hissettiğinde, dostça “buradayız” demek için varız.
Evet biz buradayız. Duyuyoruz.”
Francis Weller , “Bu zamanın kilit noktası yas olacak,” diyor. Bu cümle sende nasıl yankılanıyor?
Çok canlı bir şekilde. Gene Francis Weller’den anlatarak cevap vereyim. Francis Weller, Kederin Vahşi Kıyısı isimli kitabında yasın 5 kapısından bahseder. Bu kapılar yasın kalbimize giriş yollarıdır. (Aslında kapı 5’ten fazladır ama genel olarak 5 ana başlıktan söz edebiliriz der.)
Birincisi içerisinde ölümün de olduğu kişisel kayıplardır. (İş, eş, arkadaş, hayvanlarımız ve her türlü ilişki kaybı, tamamlanmayan projeler, taşınma, göç gibi.)
İkincisi içimizde sevgiyi tanımamış yerler, özellikle çocukken kabul görmek adına, bilmeden kendimizden feda ettiğimiz parçalardır.
Üçüncü olarak dünyanın acıları diyebileceğimiz savaşlar, afetler, iklim değişikliği, ekolojik yıkımlar gelir.
Dördüncüsü topluluğun kaybına işaret eden, aslında bu çağda yaşıyor olmanın, armağanlarımızı keşfedebileceğimiz, desteklendiğimiz bir topluluğa doğmamış olmanın yasıdır.
Beşinci kapı ise, zamanında tutulmadığı için sonraki nesillere aktarılan atalarımızın yaslarıdır.
Şimdi bunları okuduktan sonra hayatınıza bir de bu açıdan bakın. Toplumda genel olarak yas denilen kavram sadece birinci kapıdır! Hatta onun da tamamı değil, sadece ölümle gelen kayıp, yas olarak bilinir. Ancak daha geniş bir bakış açısıyla bakıldığında, sizde yer eden her kaybınız yastır. Örnek olarak çok emek koyduğunuz bir projenizin tamamlanmaması, işinizden olmanız, haberleri okuduğumuzda gözlerimizin önüne serilen ekolojik yıkımlar veya iç savaşlar, çocukken anne babamızdan onay almak uğruna körelttiğimiz heveslerimiz veya bastırdığımız yeteneklerimiz, insanlık ailesi olarak birbirimize karşı acımasız davranışlarımız… Bu liste uzayıp gider… Kayıplarınıza bir bakın. Maalesef öyle bir noktadayız ki, birinci kapının ölüm haricinde olanlarının hiçbirinde bir kaybımız var diyemiyoruz. Bunu görememenin maliyeti çok yüksek hâlbuki.
Bu soruya ilişkin söyleyeceklerimi, Martin Prechtel’in Yağmura Kavuşan Toprağın Kokusu isimli kitabından bir kaç alıntıyla tamamlamak istiyorum:
“Hayatımızın dalgalı, çılgın, normal, bilindik seyri sırasında yaşadığımız kayıplara karşılık eğer uyuşturulmazsak ya da sanki yokmuşlar gibi davranırsak, yasın ortaya çıkışını çok kısa bir sürede hissederiz. Kayıp yaşadığımızda, merkezimizde veya midemizde sanki bir şeyin şiştiğini ya da sertleştiğini hissetmeye başlarız, bilinçli olarak hatırlamadığımız halde sanki sindiremeyeceğimiz bir şey yemiş gibi.
İyi insanlar kayıpları için hissettikleri hayatın matemini ‘midelerine indirirler’ ve bu yüzden genellikle acı çekerler. Yuttuğumuz matem sanki fazla yakıcı, fazla sert ve sindirmesi ve hayatlarımıza geri alması imkânsızmış gibi bedenlerimizde şişkinlik olur ve ruhlarımız sıkışır.
Ama eğer yasın akmasına izin verirsek doğa bizi çok fazla askıda bırakmaz.
………..
“İnsanlar ve yeryüzünün varlıkları uzun zamandır savaş denen insan yapımı korkunç bir olay yüzünden eziyet görmektedir. Kimsenin hatırlamak istemeyeceği gibi savaşın varlığı tüm atalarımızın ortak deneyimi olmuş ve alışıldığı üzere gelecekteki tüm nesillere sürekli bir psikolojik ve ruhsal yük bırakmıştır: tek bir kişinin veya çekirdek ailenin makul bir şekilde taşıyabileceğinden daha fazla bir yük.”
Yas geçmiyor, tutulmayan yas, bir yere gitmiyor. Yaslarımız taşıyabileceğimizden o kadar fazla ki… Bence bir insanın yaşama ve diğer insan kardeşlerine karşı duyarlı olabilmesini sağlayan en önemli şey, kendi acılarının farkında olabilme ve onlarla kalabilme becerisi. Kendi acısının farkında olmayan bir insanın duyarlılığını koruyarak başka insanlara hassas bir yerden yaklaşmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. O yüzden evet, tüm kalbimle inanıyorum ki bu zamanın kilit noktası yas olacak. Farkına varılmamış, tutulmayan o kadar çok yas var ki, biz onlara dönüp bakmadan, tutulmamış yaslarımızın içimizde yarattığı kirli tortuların nelere sebep olabileceğini görmeden çağımızın sorunlarına çözüm bulmak mümkün olmayacak.
Yas kolay bir misafir değil. Onu konuk ederken aynı zamanda onu kapı önüne koyma eğilimindeyiz. Bu eğilimin, içinde yaşadığımız kültürle bağlantısını konuşalım mı biraz?
Yas içinde pek çok duygu durumunu barındıran bir hal. Genelde sadece üzüntü ve acı çekmekle tanımlansa da, yas yolculuğunda ilerlerken pişmanlık,özlem, öfke, çaresizlik, korku veya hayal kırıklığı gibi pek çok başka duygusal tepki de veriliyor. Yasın zorlayıcı bir süreç olmasının başlıca sebeplerinden bir tanesi bu yoğun duygular arasında kalmak. Ancak süreci daha da zorlaştıran başka bir konu daha var ki, o da, onu kapı önüne koyma eğilimimiz. Bu eğilimin arkasında ne var peki veya neyi kapı önüne koymaya çalışıyoruz? “Yaşam acısıyla tatlısıyla bir bütündür” şeklinde, oldukça klişe bir laf vardır. Klişe olması, yanlış olduğu anlamına gelmediği gibi tam tersi, aslında neyi kapı önüne koymaya çalıştığımızı da işaret eder.
Yaşamın canımızı acıtan taraflarıyla karşılaşmak istemiyor ve sadece tatlı taraflarını deneyimlemeyi önceliğimiz haline getiriyorsak ortada bir reddediş var demektir. Canınız acıdığı , ruhunuz yaralandığı zaman, ki bu da genellikle bir kaybın arkasından gelir, üzülmeniz, kendinizi çaresiz hissetmeniz veya kızgın olmanız kadar doğal bir durum yoktur. Ancak işte burada Francis Weller’ın söylediği gibi yasınızı ne kadar bir yetişkin gibi ağırladığınız önem kazanır. Yasınıza bir yetişkin gibi mi yoksa elinden oyuncağı alınmış bir çocuk edasıyla mı yaklaşıyorsunuz?
Yaşadığımız bu yüzyılda, egemen batı kültürünün mutlu – rahatına düşkün –yaşlanmayan insan imajının, yetişkin insanlar haline dönüşmemize ne kadar yardımı olduğu sorgulanması gereken bir konudur. Mutluluk ve konfor kavramlarının içerisinde sizi mutsuz kılacak, rahatınızı elinizden alacak hiçbir şeye yer yoktur; keyfinizi kaçıracak duygu durumları da dâhil, ölüm de, yaşlanmak da dâhil. Aslında, merkezinize mutluluk ve konfor ikilisini koyarak yaşamak özünde yaşamın kendisiyle çelişen bir durum yaratır. Ölümü yenmekten, hastalıklarla savaşmaktan, daha uzun süreler genç kalmaya (görünmeye) çalışmaktan bahseden bir çağdayız. Her şeyin üstesinden geleceğimize inanmak istiyoruz. Bu da bir yetişkin davranışı değil sonuç olarak. Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyler başımıza geldiğinde de bir çocuk edasıyla, ondan kaçmak veya karşılaşmamak istiyoruz. Peki, o zaman hayatın olduğu haliyle kabullenişi nerede? İnsan olarak ölçeğimi bilmek nerede? Bu iki sorunun daha sık sorulmuyor olmasının sebebi, sorunun cevabı aslında.
Stephen Jenkinson “Dünyaya vereceğiniz en kutsal hediye bilge ölmektir” diyor. Nasıl yapacağız diye düşünmeden edemiyor insan! Senin bilge ölme tanımın ne?
Ben de Jenkinson’la devam edeyim o zaman. Stephen Jenkinson’a göre, “bilge ölmek” bir sevgi eylemidir ve yaşama duyulan sonsuz inancı taşır.
Bilge ölmek bence, öleceğim gerçeğini, beni uyuşturan veya geçiştirdiğim bir şekilde değil, tüm çıplaklığıyla, kalbime yakın bir yerde taşımak ve günlerimi bu şekilde geçirmek demek.
Benim hayatımda, ömrümün sonlu niteliği üzerinde düşünmek ( yani dediğim gibi ölümü kalbime yakın bir yerde tutarak yaşamak) bir süre sonra bir farkındalığa sebep oldu. Yavaş yavaş geldi bu farkındalık, bir anda olan büyük bir değişimden bahsetmiyorum. Sonrasında, yaşamımı nasıl sürdürdüğüm, gündelik hayatıma rutinlerimle birlikte nasıl devam ettiğim bu farkındalıkla bağlantıya geçti. İlişkilerim, sözlerim, hareketlerim, aslında tüm deneyimlerim bu bilme halinden beslenmeye ve onu beslemeye başladı. Beslenmekten kastım hayatla bağımın canlanması. Otomatik bir yerden sürdürdüğüm hayatıma canlılık gelmesi. Ölümü bu şekilde bilmek, yaşama hizmetimi daha net bir şekilde görmemi sağladı…Zorluklar zorluk niteliklerini yitirmediler ama ben onlarla aynı beden içerisinde var olabilmeye başladım. Ölümlü olduğum ve geçici varlığım üzerindeki tefekkür beni yuvaya döndürüyor Nazlı. Stephen Jenkinson’ın diğer bir sözünü hatırlayarak bu soruyu bitireyim: “Ömrünün sonunu görmek, hayatta olmayı sevme becerisinin doğumudur. Yaşam sevgisinin beşiğidir.”
Köpeğim Tango öldüğü günden beri ağlıyorum. Ağladığımda etrafımdakiler ya benden köşe bucak kaçma eğiliminde ya da asla işitmek istemediğim tavsiyeler vermeye çalışıyorlar. Şu “tavsiye” meselesiyle ilgili ne söylemek istersin?
O kadar çok şey söylemek isterim ki! Sadece bu konuyla ilgili sayfalarca şey yazmak mümkün.
Yas cahili sözünü çok seviyorum. Doğduğumuz andan itibaren gerek ailemizde, gerek okullarda pek çok beceri ediniyoruz, ve maalesef yas tutma veya yaslı bir kişiyi ağırlama becerileri buna dâhil değil. O anlamda çoğumuzun bir yas cahili olduğunu söylemek mümkün.
Eğer ailenizde yas tutma pratikleri yoksa, bunu dışarı dünyadan edinebilme olasılığınız fazla değil. İşte bu bilmeme hali, acının içinde kalamama haliyle birleşince ortaya tavsiye verme çıkıyor. Senin gibi bir yas sürecinden geçenler neden bahsettiğimizi hemen anlamışlardır. Söylenen klişe laflar veya pozitif afirmasyonlardan bahsediyorum. Mesela: “Zamanla geçer” veya “Hayat devam ediyor” veya “Topla kendini” veya “Sen güçlüsün.”
Bu laflar her ne kadar iyi niyetlerle sarf ediliyor olsa da, yas sürecinden geçen kişinin bunları duymaya ihtiyacı olup olmadığını hiç düşünmüyoruz ve bu sözler çok otomatik yani ezbere bir yerden dökülüyor ağzımızdan. Bunun yansıra bazen karşımızdaki kişiye moral vermeye çalışıyoruz çünkü kendi acımızla nasıl başa çıkacağımızı bilemediğimiz gibi, acılı başka birinin yanında durabilmeyi hiç bilmiyoruz. O yüzden de karşımızdakini hemen iyi hissettirmeye çabalıyoruz. Burada bizim ihtiyaçlarımız öncelik kazanıyor aslında karşımızdakinin değil.
Bir de yasın kategorizasyonu veya benim yas hiyerarşisi olarak adlandırdığım diğer bir durum var ki, sanıyorum patili dostlarımızın arkasından geçirdiğimiz yas süreci bu kısımla daha çok ilgili. Toplumda yas tutabilmenin yazılı olmayan bir hiyerarşisi var. Yani bazı yaslar diğer yaslara göre daha çok kabul görüyor ve maalesef, evcil hayvanlarımızın ölümü bazı kişiler için bu sıralamada alt sıralarda yer alabiliyor. Bu durumda verilen tavsiyeler de ona göre oluyor tabii ki. “Ee bir hayvan için bu kadar ağlanır mı?” veya “İnsanların çoluğu çocuğu ölüyor,” gibi. Hâlbuki yasın küçüğü veya büyüğü yoktur. Yasın, o kişi için bir anlamı ve ağırlığı vardır.
Kendi ölümünü düşünmek sana neler hissettiriyor?
Kendi ölümümü düşündüğümde içimde ilk yankılanan şey merak oluyor. Kişisel inancımla bağlantılı olarak bir kavuşma sevinci ve merakımın giderilecek olmasıyla ilgili bir heyecan hissediyorum. Ölümün geliş zamanını belirleyememekle ilgili olarak, eğer yakınlarda gelirse diye düşündüğümde, çocuklarım ufak olduğu için bir hüzün dalgasının varlığını hissediyorum.
Platform ve ölüm doulalığı dışında hayat senin için nasıl devam ediyor? Güne nasıl başlarsın mesela? Vazgeçilmezin çay mı kahve mi? Uzun yürüyüşler mi, yoga mı? Gündüz insanı mısın? Gece mi? Kendini iyi hissetmek için yaptığın üç şey?
Güne kahveyle başlarım. Çay değil kahve, gece değil gündüz insanıyım. Sabahları erken kalkmayı, günün başlayışına şahit olmayı çok seviyorum. Ayrıca en ilhamlı zamanlarım sabah saatleri.
Hayatımda annelik rolüm oldukça ağır basıyor. Üç oğlum var. Sabah herkesten erken kalkıp çocukların kahvaltısını ve hafta içi günleri, okul için öğlen yemeklerini hazırlarım. Sonrasında en küçük oğlumu okula bırakıp eve döndükten sonra biraz evi toparlarım. Onlar okuldayken mümkün olduğunca kendime zaman ayırmaya çalışırım. Bu aralar bir kitap yazıyorum, onun yazımı epey vaktimi alıyor. Onun dışında platformun işleri ve planlamalar, okumalarım, meditasyon pratiğim, bazen arkadaşlarla kahve, ve bazı günler spor derken hızlıca okulun çıkış saati olan 15:00 oluyor zaten. Günün devamında küçük oğlumu okuldan aldıktan sonra eğer o gün yemeği ben yapacaksam yemekle ilgilenmem, Türkiye uyandıktan sonra Türkiye ile toplantılarım veya birebir seanslarım, aileyle vakit geçirmek ve uyku zamanı. Gün hızlı akıyor sonuçta.
Kendime en iyi gelen şey, sanıyorum yürüyüş. Yoga yapmayı da seviyorum ancak yürüyüş biraz daha ağır basıyor. Onun dışında sevdiğim okumalarımı yapmak, ailemle vakit geçirmek ve bazen yalnız kalmak bana en iyi gelen şeyler diyebilirim.
En son okuduğun kitap?
İlk kez 2005 yılında okuduğum bir kitabı tekrar okudum: Awakening the Heart , East / West Approaches to Psychotheraphy and The Healing Relationship.
Psikoterapi’de batı ve doğu yaklaşımlarını ve birbirlerinden nasıl beslenerek zenginleşebileceklerini anlatan bir kitap.
En son izlediğin film?
2021 yılı Norveç yapımı The Worst Person In the World (Dünyanın En Kötü İnsanı).
Kesinlikle tavsiye ettiğim bir film.
En sevdiğin şiir?
Off, bence en zor soru bu:)
Sevdiğim pek çok şiir ve şair var, zorlanıyorum seçmekte…
Hemen aklıma gelenler; Sohrab Sepehri, Rainer Maria Rilke, Füruğ Feruhzad, Didem Madak, Sylvia Plath, Oruç Aruoba, David Whyte, John O’Donohue, Küçük İskender ve niceleri…
Bunların hepsinden en az iki şiirleri favorim olur.
Şu an yankılanan Rilke’den oldu:
Özleminin Sınırlarına Git
Tanrı konuşur her birimizle bizi yaparken,
Sonra sessizce yürür bizimle gecenin dışına doğru.
Şu sözleri duyarız belli belirsiz:
Hatıranın ötesine gönderilmiş sen,
Özlemini sınırlarına git.
Beni bedenle.
Bir alev gibi parla,
Ve içine yerleşebileceğim büyük gölgeler yarat.
Bırak her şey gelsin başına: güzellik ve dehşet.
Sadece devam et.
Hiç bir duygu nihai değildir.
Beni kaybetmene izin verme.
Yakında yaşam denen ülke var.
Onu ciddiyetinden tanıyacaksın.
Bana elini ver.
Rainer Maria Rilke
Dua Saatleri Kitabı
Bir dilek hakkın olsaydı lambadaki cinden ne dilerdin?
John O’Donohue’nun Blessed isimli şiirinden ilhamla:
Gizli bir takdiri ilahi düşüncelerime rehberlik etsin
Eski yıkımların hayaletleri kalbime musallat olmasın
Özlemimi ilahi bir öncelik olarak kabul edeyim
Ve Tanrı’nın bana nasıl bir öncelikle özlem duyduğunu bileyim.












