“Çığlıklar, Ağıtlar ve Martılar” 2024 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne layık görülmüştür.
“Yas bir daha sevmemiz için bize meydan okur.”
Terry Tempest Williams
Martıların sesi mi duyduğum? Yoksa kalbimden mi yükseliyor bu çığlıklar? Çok severdi kuşları. Kediyi, köpeği, çiçeği okşardı. Sarılırdı ağaçlara. Kelebeklerin peşinden koşardı. Oğlum! Sırma saçlım.
Sırma saçlı yavrusu beliriyor söğüdün altında. Bir martı süzülüyor havada. Çığlık çığlığa.
O öldüğünden beri aklı oyunlar oynuyor. Gökyüzüne, kara bir kurda benzeyen pamuklara bakıyor. Bulutlar o gün de simsiyahtı böyle. Rüzgâr ıslık çalıyor yine. Kefene sarılmış küçük bedeni hatırlıyor. Doğmak için dokuz ay bekleyemeyen sabırsız yavrusu, dokuz yıl duramadı dünyada. Canından can koptu. Kalbinde büyük bir oyuk açıldı. Oğlunun iki mezarı var. Biri o oyukta, diğeri toprağın altında.
Ağlayarak elindeki küreğe asılıyor, kazmaya devam ediyor. Anılar, yerini “son nefese” bırakıyor hızla.
Kahroluyorum çektiği acıları düşündükçe. O uğursuz hastalık yüzünden sarsılırken bedeni şiddetle. Çaresizlik. Ettiğim dualar. Nefessiz kalışı. Mosmor. Bitti mi şimdi? Huzura mı kavuştu. Sevinmeli miyim öldü diye! Güzel yüzü yem oldu solucanlara. Nefes alamıyorum acıdan, boğuluyorum. “Güçlü ol,” diyorlar, “ayağa kalk.” Nasıl güçlü olayım daha altı ay geçmedi. Neden gözyaşı görmeye tahammül edemiyorlar? Bir kişi bile yok mu sessizce acıma şahitlik edecek? Hep bir ağızdan “Hayat devam ediyor” diyorlar. Ama ben devam edemiyorum. Bozuk bir saat gibi durdum. Evet, ölüm Allah’ın emri. Peki kederden kıvranırken rol yapmak kimin emri? Günler önce nefes alıyordu, yürüyordu oğlum. Hiç doğmamış gibi şimdi. Odası boş. Yatağı boş. Kokusu duruyor ama. Ah o kokusu! Dokunduğu yeri yakıyor bu özlem. Masumiyeti, neşesi, bakışı. Giden sadece bedeni değil ki. Geleceği de toprağın altında şimdi.
Sessiz bir çağrıyla geldi söğüdün altına. Sadık dosttur toprak. Hem ölüleri bağrına basar hem de can kulağıyla dinler insanı. Ağzını, açtığı çukura yaklaştırıyor. Acı dolu bir çığlık kopuyor ruhundan. Üst dudağı ile alt dudağı iki ayrı yönden rüzgâra kapılıyor. Kökler, ağıt dolu çığlığı yakalıyor, şefkatli bir anne gibi bağrına basıyor.
Ağaçları sık bir ormanda buluyor kendini. Havada odunsu kokular var. Ayakları çıplak. Toprak ıslak. Beyaz elbisesinin etekleri çamura bulanıyor. Oğlunun kahkahası duyuluyor ormanda. Duyduğu sesleri nefes gibi içine çekiyor.
Oğlum, sırma saçlım, burada mısın yoksa?
Büklümlü kozalaklara bakıyor yürürken, kırılmış dallara, dökülen yapraklara. Yasın ince kıymıkları batıyor çıplak ayaklarına. Çığlık atıyor martılar. Son ışıkları bir kilim gibi silkeliyor gökyüzü. Rüzgâr dumanlı fısıltılar bırakıyor geceye. Sürüden ayrılan küçük bir martı kadına yaklaşıyor. “Yoldaşım ol,” der gibi kömür gözlü yavru. Minik pençelerini iyice yerleştirerek sağ eline konuyor kadının. Orman simsiyah bir elbiseye bürününce, kadın ve martı zifirî yalnızlığın merkezinde artık. Havaya dolan kokular değişiyor birdenbire. Dışkı ve kan! Can çekişen bir çocuk. Kalbin nihai çırpınışları. Anıların baskısıyla iki büklüm oluyor yine. Acının kapısındaki bekçi gözyaşları.
Sen son nefesini verirken içli bir şiire dönüşen gözlerine armağan gibi bakabilseydim keşke. Ölürken feryatlarımı duymasaydın. Gidebilirsin deseydim sana. Artık dinlenebilirsin. Gittiğin yere gelmek, seni saran kefen olmak. O derin çukuru açtılar sonra. Güçlü olmamı söyleyip durdular. Olamadım sırma saçlım. Sıyırdım kefeni. Öptüm kokladım yüzünü. Öptüm, kokladım. Doyamadım.
Martılar geri dönüyor. Çığlıklar, ağıt yakan binlerce dil. Dizlerinin üstüne çöküyor kadın. Yüzüstü uzanıyor. Toprakla göz göze! Parçalanmak, dağılmak, yok olmak. Hazır mı? Kalp atışı hızlanıyor.
Ölemiyorum oğul! Uyuyamıyorum, yaşayamıyorum. Yorgunum, çok yorgun. Yasın yolu bozuk ve taşlı. Nereye çıkar kestirmek zor. Kendimi de tanıyamıyorum artık. Canımın içinde bir yerde nefes almaya devam ediyorsun sen. Başın avuçlarımın arasında sana şarkı söylediğim günü yaşıyorum defalarca. Özlemin dayanılmaz. Saçların gibi kokuyor orman. Yanına uzanmışım da birlikte uyumuşuz farz et.
Uzaklaşıyor martılar. Dumanlı fısıltılar ninniye dönüşüyor. Göz kapakları uykuya boyun eğiyor. Bir gölge beliriyor ağaçların arasında.
Kurt bu!
Kadın yavaşça sıyrılıyor etinden.
Islak burnuyla içi boşalmış bedeni sarsmaya başlıyor kurt. Uluyor son çare! Israrlı bir çağrı dökülüyor hayvanın kara dudaklarından. Kadın oğlunu görüyor biraz uzakta. Ağaçların arasından bukleleri ışıldıyor sırma saçlısının. Üst üste çakan şimşekler güzel yüzünü ortaya çıkarıyor. Küçük gövdesi yavaşça kurdun biçimini alıyor.
Kurt mu ona doğru koşan, oğlu mu yoksa?
Kadın cevabı öğrenmek istiyor. İçi boşalmış gövdesine yaklaşıyor. Şiddetle geri itiyor kendini. Defalarca deniyor. Çok zor yeniden yerleşmek yasla kuşatılmış o bedene. Yüzünü yalıyor kurt, sevgi dolu sesler çıkarıyor. Yalvarıyor âdeta.
Dönemiyor bedenine. Olmuyor.
Bir damla yaş süzülüyor hayvanın sol gözünden. Kadın bütün gücüyle hükmediyor bedenine. Tekrar ve tekrar. Soluk soluğa açıyor gözlerini. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi. O kara çenesi tam göğsünün üstünde duruyor. Sarılıyor kurda. Sımsıkı sarılıyor. Kokladıkça sel oluyor gözyaşları.
Oğlum, ah oğlum! Ay oğlum, güneş oğlum! Yağmur oğlum, rüzgâr oğlum! Hangi kılıkta gelsen tanırım. Ruhumda mühürlüsün. Bilmem mi o bakışları? Kalbimin kırılan her parçası sana helal olsun yavrum. Su gibi akacağım yasınla. Şu söğüt gibi eğeceğim dallarımı. Ayak seslerini duyacağım vaktim dolunca. Unutmayanlar daima kavuşur. Kalbimde her an kavuşuyoruz oğlum.
Orman siyah elbisesini çıkarıyor, yeşile bürünüyor yeniden. Güneşin doğuşuna şahitlik ediyorlar beraber. Rayihalar kaplıyor havayı. Kadın tekrar öpüyor kokluyor kurdu. Sıcacık tüyleri. Fırından yeni çıkmış ekmek gibi. Sevinç içinde koşuyor. Kuyruğunu sallıyor heyecanla. Ansızın başlayan fırtına şiddetleniyor. Göz gözü görmez oluyor ormanda. Zamana yenik düşüyor kavuşma. Kadının üst dudağı ile alt dudağı yavaşça birleşirken, ağzı sancıyla kapanıyor. Yüzükoyun yattığı yerden dinginlikle kalkıyor. Küreğe uzanıyor. Kapatıyor çukuru.
Teşekkür ediyor toprağa. Rüzgâra boyun eğen dallarıyla yeri öpen şifacıya bakıyor. Yaklaşıyor söğüde, sımsıkı sarılıyor. Yanağında hissediyor pütürlü gövdesini ve sıcaklığını.
Bir martı süzülüyor havada. Rüzgârın sesi dumanlı bir fısıltıya dönüşüyor kulaklarında:
“Çığlıklar, ağıtlar ve martılar, yeniden sevmen için sana meydan okudular.”













