
İlk nefese tanıklık edenleriniz var mı? Bir canlının dünyaya gözlerini açtığı, nefeslendiği anlara? İnanılmaz bir neşe ve coşku saçar etrafa. Yeni bir nefes, yeni bir candır. Kendiliğinden umutları canlandırır.
Her şeyin küçüğünün, saf ve savunmasızının ayrı bir sevilme kapasitesi vardır kendiliğinden. Mesela köpek, kedi yavruları, bayılırız onların sarsak, minik tatlı hallerine. Öyle sevimlidirler ki!
Sevgi, sevimli olanı sevmek midir? Sevimli olanı sevmekten ötürü kendimize sevgiden yana pay çıkarmamız zordur. Öyle kolay ve refleksifdir ki.
Yeni bir hayatla umutlarımız canlanır. Başlangıçlar ilham doludur. Peki ya zorluklar ve kaçınılmaz sonlar?
Sevimli olanı sevmekle “sevmesi kolay olmayanı sevmek” arasında fark vardır.
Bu farkın içinde umutlar da vardır. Ya, daha iyi bir gelecek veya gelecekte olmasını umut edeceğimiz şeyler yoksa? Hayatın beklentilerimize uygun umutları beslemediği zamanlarda sevgimiz nasıldır?
Çoğunlukla sahip olduğumuz şeyler için umut beslemeyiz. Sahip olmadıklarımızı umut ederiz. Umutlarımızla çoğu kez şimdi yerine geleceğe bakarız. Peki ya sahip olunandan daha fazlası için beslenecek bir umut yoksa?
Umut ile gerçekleşmesi de gerçekleşmemesi de olası bir gelecek için “şimdi”den vazgeçeriz. Olanla halimizden memnun olmak yerine, olmayanı bekler ve böylece umudu; “zalim” bir beklentiye dönüştürürüz.
Olanla halinden memnun olabilmek, olanı bütünüyle kabul edebilmekten geçer. Kabul ise galiba çok bildiğimiz bir şey değil. İnkârı, sandığımızdan çok daha fazla içselleştirmişiz yaşamımızda.
Beklentilerimize uygun umutlarımızın olmadığı zamanlarda, hayatın içindeki acıyla; eğip bükmeden, hikâyelendirmeden, ıstıraba dönüştürmeden kalabilmek, cesaret ve doğru değerlendirme gerektirir.
Doğru değerlendirmeyle beslenen cesaretin getirdiği “tutunmama” hali bizi umut gibi masum adlarla kendimizi aldatmaktan alıkoyar. Arzularla, korkularla beslenen beklentilerin umutlarına takılıp kalmayız. Böylece bir tür zalim umut masalı yaratmayız kendimize.
Yaşamın doğasını görmeye başlarız. Yaşamın doğasında hizalanmak, hissedebilen tüm varlıklar için sevgiyi, özeni besler. Tutunmama cesaretiyle, kararlılıkla ve şefkatle kalabilen sevgidir bu. Böylece gerçek sevginin meskenlerine adım atarız. Kadim metinlerde 4 ölçülemezler olarak adlandırılan sevgi dolu nezaket, şefkat, sevinç ve halinden memnuniyete.
Dört ölçülemezlerden biri olan şefkati anlatırken, acıyı fark etmekten söz ederiz öncelikle. Acıyla yüzleşmeden, temas etmeden, şefkatten söz edemiyoruz. Doğru değerlendirmeyle nezaketli eylem doğduğunda şefkat var. Hepsi birbiriyle bağlantılı, biri olmadan diğeri anlamını bulmuyor.
Sevmesi kolay olmayanı sevmek, hayatı olduğu gibi tanımaya, hayatın akışına razı olmanın sevgisidir. Her şeye rağmen ve her şeyle birlikte dünyayı sevmektir.
Yaşam; hayatın içeri girişinden, hayatın gelişmesinden ve yaşayan şeylerin ölümünden oluşur. Böyle olunca, doğası gereği sevgi, yas tutmanın bir yoludur aynı zamanda. Yası da yaşamın içindeki beklentilerimizle formatlarız. Öyle bir formatlarız ki, aşamaları ve sürelerini, hangi durumlarda yas tutulabileceğini sınıflandırırız neredeyse. Böylece uzaklaşırız özünden. Sevgiyi; hamburger seviyorum dediğimizde tükettiğimiz gibi tüketiriz, yası da.
Yarı kör, hastalıkları olan ve artık küçük olmanın sevimliliğini çoktan yitirmiş bir yaşlı köpeği sevebilmek kolay değildir. Acı, gözümüzün önündedir. Tam da görmek istemediğimiz şekilde. Üstelik bu acı dolu durum, kendimizi kaptırdığımız kontrol yanılgısıyla da uyuşmaz.
Peki ya iyi ve sevimli hallerine de tanıklık edip, yeterince emek ve zamanla oluşmuş bir sevgiyle bağlandığımız ilişkilerde durum nasıldır? Sevdiklerimizi, değer verdiğimiz bir yakınımızı, dostumuzu böyle görmek?
Hayatın kaçınılmaz acı ve zorlukları bizimledir. Geçicilik ve belirsizlikle yaşamın birbiri ile iç içe geçmiş dokuması her an gözümüzün önündedir. Öte yandan bu geçicilik ve belirsizliği kalbimde henüz içselleştiremediğimden hayatı acı ve zorluklarla deneyimlerim. Birbirine bağlı oluş, ayrı bir kimlikten, ayrı bir benlikten yoksunken neye tutunabilirim? Tutunamayacağımı fikren söylemekle deneyimlemek farklıdır. Kontrolün olmadığını söylemek gibi, kuru laflara dönüşür. Oysa kontrol edebileceğimi zannediyorum, kontrolün olmadığını fikren söylesem de. Entellektüel olarak anladığımı sanıyorum ama henüz kalben bilmiyorum. Sözleri tekrarlıyorum. Hatırlamaya, daha çok hatırlamaya, farkında olmaya çalışıyorum. Kendime hatırlattıklarımı paylaşıyorum sizlerle.
Dünyalarımızı kurma şeklimize, nasıl yaşadığımıza bakınca, öleceğimizi bildiğimizi söylemek zor. Çoğu kişi için ölüm, bilinen bir şey değil. Hakkında söylentiler olan, korkulan bir şey ölüm. Ölümden korkuyoruz. Öyle çok korkuyoruz ki adını anmadan yaşamak istiyoruz. Sadece korkuyu biliyoruz. Ancak korku, derinine bakmadan korku olarak kaldığında gerçek bir bilgi vermez. Psikolojideki Küçük Albert deneyinde olduğu gibi, altında yatan nedeni, yaşama bakışımızı fark etmeden, beyaz tüylü tavşana korku tepkileri vermeye dönüşür. Beyaz tüylü tavşanın korkutucu olduğuna inanırız derinine bakmadan. Oysa bu deneyde yapılan, “koşullu” bir durum ile küçük Albert’in korkmasıdır. Meselenin beyaz tüylü tavşanla hiç ilgisi yoktur özünde, mesele yüksek sestir.
Derinine bakmak, “yüzleşme” cesaretini gerektirir. Ölmek üzere olan kişilerle çalışmalar yapan Psikiyatr Elisabeth Kübler Ross’un tanımladığı aşamalardan ilki inkâr. Ross süreci; inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul ile kategorilendiriyor. Bu aşamaların Travma Sonrası Stres Bozukluğu ile aynı olması şaşırtıcı değil mi? Ölümü beklenmedik durum olarak tanımlamak ne kadar doğru değerlendirme? Şaşırtıcı, çünkü hangimiz ölümün zamanını biliyoruz? Doğası gereği beklenmedik. Hayatın geçiciliği ve belirsizliğini sürekli es geçiyor olmalıyız ki, bu durumlarla karşılaştığımızda “travmatik” hale giriyoruz. Bu durum; geçicilik, belirsizlik, sabit-bağımsız bir doğamızın olmadığı gerçeğini farklı biçimlerde yeniden ve yeniden inkâr ederek yaşamı kurguladığımızın kanıtı gibi.
Hayatın gözümüzün önündeki akışını görsek de ben hariç diyoruz adeta. Hayatın önceliklerinde hizalanmayı, ancak bir yakınımızın ölüm haberini aldığımızda hatırlıyoruz bir süre. Daha sonra yeniden ve yeniden kaldığımız yerden devam ediyoruz.
İnkâr veya olanla yüzleşememek, var olan durumu öyle zorlayıcı ve ıstırap dolu hale getiriyor ki. Söylemesi kolay elbette. Yüzleşelim. Peki, nasıl yüzleşeceğiz?
Anneme ve babama yaşamlarını kendi başlarına idame ettirmelerini imkânsız kılan kritik hastalıkları nedeniyle eşlik ettiğim 12 yıllık bir süreç var. Bu süreçte onlar, otonom yaşamlarını değil ama daha fazla zaman kazandılar. Hastalıklarının artan yoğunluğu içinde, zihinsel berraklığın zorlaştığını da gözlemleme imkânım oldu. Alışkanlıkların nasıl prangalara dönüştüğünü gördüm. Her zaman yapmaya devam ettikleri şeyleri yapmaya devam edemediklerinde, olanı inkâr edip, yapabiliyor -muş gibi yaşama mücadelesi verdiler. Olanla savaşmaya başladığımızda, her şey sadece ve sadece ıstırap oluyor defalarca üretilen. İnkâr, öylesine geniş katılımcısı olan bir dokuma ki, bazen şefkat gösterdiğimizi zannederek de besliyoruz inkarı. Elbette uyanmaya hazır olmayanı uyandırma imkânı yok.
Öte yandan, uykuda veya -mış gibi yaşamalarımız sandığımızdan daha fazla. İNKÂR, kültürümüzün en popüler hikâyesi.
Stephen Jenkinson bu duruma “ölüm fobili bir kültür”de yaşamak diyor. Ölüm fobimiz öylesine yoğun ki, ölümün adını anmayı istemiyoruz. Bir yakınımız öldüğünde, ölmek yerine “kaybettik” diyoruz. Kaybetmek sözcüğünün kendisi, sözlerimizle de sanrılarımızı yeniden ürettiğimizi gösteriyor bize. Ölümden söz etmenin pek de hoş karşılanmadığı, bir tür söz büyücülüğü ile yaşıyoruz. Ölümden söz etmezsek, görmezden gelirsek ortadan kaldırabilecekmişiz gibi.
Aslına bakarsanız herkesin öleceğine ama ölmesinin “gerekmediğine” inanıyoruz. Bu gerekmemeler, zamanı ve mekânı belirleyebileceğimiz, nasıl olacağını seçme imkânları olan bir durum varmış sanrısına sürüklüyor bizi. Artık kimse zamanı geldiği için değil; mesela kanserden, covidden, kalp krizinden, müdahalenin gecikmesinden, kısacası başka şeylerdeki yanlışlıklardan/çözülmemiş problemlerden ölüyor.
Ölmeyi, korkulacak bir şey, bir hastalık, uzak durulması, adı anılmaması gereken bir şey olarak gördüğümüz kocaman bir kültürle çevriliyiz.
Yaşam o kadar büyük ki, hepimizden fazlası. Yaşam, benim kişisel ömrümle sınırlı değil. Sınırlı olan bir şey varsa henüz hücrelerime işlememiş sınırlı anlayışım. Yaşam, benimle ilgili değil, ben yaşamla ilgili bir şeyim ve ölüm de öyle…
Ölümde yaptığımız ise bitmesin diye deneyime dört elle yapışmak.
Ölümü bu kadar rahatsız edici yapan ise kontrolün mutlak kaybı.
İyi ölüm ve daha fazla zamanı “yaşama hakkı” diyerek kazanılmış bir hak gibi görüyoruz. Ölümden korkuyorum ve iyi ölmek istiyorum. Peki, nedir iyi ölmek?
Ölüm fobili bir kültür için ölme sorununun çözümü aniden gelen bir ölümle yaşamın sonlanması. Ölüm korkusu ile ilgili yapılan çalışmalar, insanların en çok nasıl öleceğinden korktuklarını gösteriyor. İyi ölümle anlaşılan, mümkünse ağrı acı çekmeden, ansızın son nefesi vermek. İyi ölüm ansızın ölebilmekle, ölürken acı çekmemekle tanımlandığında, yeni bir inkâr şeklini ortaya koyuyor. Adeta ölmeden ölmenin yolunu bulmak istiyoruz. Ölmeden ölmek, adına iyi ölüm diyerek, herhalde içinde yaşadığımız çağda pek çok insanın ortak isteği…
Ölmek neden bu kadar zor?
Ölmek bu kadar sıradan, ortada olan bir gerçeklikse, neden bizim için böylesine gizemli ve rahatsız edici?
Neden ölmeyi öğrenmek zorundayız?
Sevdiklerimize eşlik ederken yardımcı, destekleyici olmaktan ne anlıyoruz? Düzeltilecek, yapılacak şeyler olmadığında sadece olanla kalabilir miyiz?
Bu ikilemlerle, kâbuslarla, “şefkat” adına ölmekte olan insanlara yaptığımız hiçbir işe yaramayan şeylerle zaman geçirmek büyük cesaret istiyor. Ancak bu cesaret, ölüm fobisiyle beslediğimiz tutunmalarımızın doğurduğu cahil cesaretinden başka bir şey değil.
İyi ölümü nasıl elde edebiliriz?
Ağrısız? Kolay? Yumuşak ölüm?
Bu arada insanların yaşamlarının sonunda acılarla boğuşmamaları mümkünse neden olmasın?
İyi ama ya her şey bizim planlarımıza uygun gitmezse? Ya bunlar kontrolümüzde değilse?
Ölmenin kaçınılmazlığı ile yüzleşmek, yaşamın getirdikleriyle doğrudan temas etmekse?
Acısı ve tatlısıyla, yaşamın getirdikleriyle birlikte var olmak yaşama bütünüyle dâhil olmayı talep ediyorsa? Ve bu dâhil olma; gerçekte olanla temas etmeyi, inkârlarla yaşamak yerine yüzleşmeyi ve kabulü içine alıyorsa?
Sırf doğmuş olduğumuz için hepimizin kaçınılmaz olarak yaşayacağını söyleyebilir miyiz?
Ölüp ölmeyeceğimiz, tanımıza ya da hastalığımızın seyriyle ilgili tahminlere mi bağlı?
Ölümü, geçiciliği, belirsizliği, birbiriyle iç içe geçmiş, sayısız koşulla bir aradalığımızı hatırlıyorum. Sayısız ve benzersiz koşulların minnetini hatırlatıyorum kendime. Her sabah uyanmamın yıldızlara yazılmış bir hak olmadığını. Bir sonraki güne mi, bir sonraki hayata mı uyanacağımı bilmediğimi hatırlıyorum.
Yaşamın içinde olanla yüzleşebildiğimde yaşamın acılarıyla temas ederek kırılganlıklarıma izin verdiğimde bağlantıda olabiliyorum. Kırılmamak adına inşa ettiğimiz, ayrı olma sanrılarımızı besleyen duvarlarımızı kırarak. Adına koruma, savunma dediğimiz duvarları.
Duvarlarımızı inkârlarımız inşa ediyor, yüzleşemediklerimiz, olanı eğip bükerek kendi istek ve beklentilerimize uygun hale getirmelerimiz. Böylece kendi acımıza duyarsızlaşırken, inkarı bin bir şekilde sokuyoruz hikayelerimize. Aynı döngüleri farklı hikâyelerle tekrarlıyoruz.
Yüzleşmek için ise cesarete ihtiyacımız var. Korkularımızla yüzleşmeye. Korkularla yüzleşmeden, hastalıkları savaş alanına, yaşlanmayı anti aginge, ölümü teknolojik ölümsüzlüğe indirgiyoruz. Korkular, derinine baktığımızda öyle çok açılım veriyor ki bizlere.
İlk nefese tanıklık etmek çok değerlidir, mucizevî gelir bize. Son nefese tanıklık etmek de öyledir. Ölmek, güçlü olmayı gerektirmez. Tüm kırılganlığıyla, her şeye açık olmaktır. Bu açıklığın getirdiği bağlantı mucizevîdir. Farklı kültürlerde, farklı yaş ve sağlık koşullarında ölen insanların hikâyelerindeki ortak noktadır bu bağlantı.
Sevdiğimiz biri son nefesini verirken yanında olmak bir lütuftur. Sadece sevdiğimiz kişi için değil, en çok bizim için bir lütuftur son nefese tanıklık edebilmek.
Ölüm, çözülecek bir problem değil. Sonbaharda yapraklarını döken bir ağacın yapraklarının ölmesi bir problem midir? Dörtnala hareket ettiğimiz dünyalarımızda, duraklayıp, sessizleşmek için bir fırsattır. Ehemle mühimi tüm çıplaklığıyla kavramak ve var olanın, paylaşılanın minnetini duymak için bir fırsattır.
Korkuya derinlemesine bakıp, ardındaki bilgiye ulaşabilir miyiz?
Ölüm, kontrolün mutlak kaybı. Peki sadece ölümde mi kontrolümüz yok? Hastalıklarda, yaşlanırken veya yaşamın içindeki birbirine benzemez akışta kontrolümüz nerede? Yaşamanın sanki yıldızlara yazılmış bir hak gibi elimizin altında olduğunu sanıyoruz. Her sabah uyanmamızı, sevdiklerimizin ve bizi devam ettiren tüm koşulların orada olmasını sıradanlaştırıyoruz. Yaşamak hakkımız. Öyleyse neden standart bir zamanımız yok?
Ölümü öğretmen yapabilir miyiz?
Jenkinson’ın ifadesiyle; kaçımız için ölümümüz, kişisel irademizin son kez “ihlal” edilmesi değil de bize yaşam veren şeye olan borcumuz için yaptığımız adil bir ödeme?
İyi ölmek, yaşarken, yaşama karşı biriktirdiğimiz borcu ödemenin başlangıcı olabilirse, Nietzsche’nin beni çok etkileyen sözünün de hakkını verir sanırım.
“Ölümünüz, insana ve yeryüzüne bir hakaret olmamalı dostlarım: Ben, bunu istiyorum ruhunuzun balından. Ölümünüzde tininizin ve erdeminizin korları parlamalı hala, tıpkı yeryüzünü saran akşam kızıllığı gibi: Aksi takdirde sizinkisi, yanlış bir ölümdür.”
Friedrich Nietzsche, İşte Böyle Dedi Zerdüşt
Henüz karşılıklarıyla donanmadığım ama beni derinden etkileyen sorularımı paylaştım. Yaşam, ölümden bağımsız değil. Sorular da karşılıklarını yaşamla açsın önümüze. Yaşamın öğretmenliğinde bakmayı ve görmeyi öğrenelim birlikte.
A. Handan Armağan, 25 Aralık 2021
- İlk Nefes ve Son Nefes yazısı, Stephen Jenkinson’ın Bilge Öl kitabından derinden etkilenerek kaleme alınmıştır.













