Kadavra Havuzu

,

| 16/04/2025

Hayatının en kötü gününün hangisi olduğu sorulacak olsa, hiç tereddütsüz, 2004 yılının Kasım ayının insana mevsimleri şaşırtan, kandırıp hasta eden o yalancı bahar günlerinden biri olduğunu söylerdi Zeynep. 

Muayene boyunca, göbeğinin üzerinde soğuk ultrason aletini gezdiren, gözünü ekrandan ayırmayan ve hiçbir şey söylemeyen doktorun asık yüz ifadesinden bir şeyler anlamaya çalıştı. Ona saatlerce sürmüş gibi gelen bu kısacık muayene sonrası doktor soğuk bir ifade ile,

 “Giyinebilirsiniz Zeynep Hanım. Odamda bekliyorum sizi” deyip çıktı. 

Her zaman dakikalarca silip temizlemeye çalıştığı karnının üzerindeki yapış yapış jeli, bu kez yalapşap silip hızla giyindi. Doktorun loş odasına girdiğinde, odadaki yoğun rutubet kokusu midesini bulandırdı. Gözü, pencereden sızan akşam güneşinin yarattığı ince ışıklı yolda uçuşan, ona gökyüzüne dağılan milyonlarca ruhu çağrıştıran toz zerrelerine takıldı. Koyu ceviz rengi masasında, elinde tuttuğu kağıtlardan başını kaldırmadan oturan doktor, Zeynep ile göz göze gelmekten kaçınıyor gibiydi, 

“Buyurun oturun lütfen!” dedi.

Zeynep bir yaprak gibi titrediğini, kalbinin ağzından fırlayacakmış gibi olduğunu fark etti. Midesi hala bulanıyordu. Eli karnın üzerinde, son üç dört gündür olmayan hareketi hissetmeyi umarak oturdu masanın öndeki koltuğa. Ömür gibi uzun gelen birkaç saniyelik sessizliği Zeynep bozdu.   Doktorun vereceği cevaptan ölesiye korkarak titrek bir sesle sorabildi,

“Doktor Bey, kötü bir şey mi var?” 

Doktor, bu kez kalın camlı yakın gözlüklerinin üzerinden bakarak, sıradan bir haberi veriyormuşçasına,

“Üzgünüm! Bebek yaşamıyor Zeynep Hanım.” dedi yine soğuk bir ifade ile.

Zeynep donakaldı. Kulakları zonklamaya, yüzü alev alev yanmaya başladı Doktorun şaka yaptığını, bunun kötü bir rüya olduğunu düşünmek istedi.  Ne söyleyeceğini ne yapacağını bilemez haldeydi. 

“Nasıl olur? Lütfen bunun bir şaka olduğunu söyleyin!” diyebildi güçlükle.

“Maalesef Zeynep Hanım! Üç hafta önce size amniyosentez yapmadan önce söyleyemediğim ikinci ihtimal gerçekleşti ne yazık ki. Bebeğiniz Down Sendromlu değilmiş. Plasenta kalınlaşması nedeniyle değerler yüksek çıkmış. Böyle durumlarda yeterli besini alamadıkları için bebeklerin yüzde altmışı sizde olduğu gibi beşinci ya da altıncı ayda anne karnında ölür. Yedinci aya kadar tutunup doğarlarsa yaşayabilecek durumda olanlar da duyma, görme gibi yeti eksiklikleri ile doğarlar. Yani bu noktada şükretmelisiniz. Bebeğiniz yaşamayı kendisi bırakmış sizi zor bir karar vermek durumunda bırakmadan. Yalnız çok beklemeden bebeği almamız gerekecek.”

Odadaki rutubet kokusu iyice ağırlaşıp, boğazının üzerine çöktü. Ağlamak istiyor ağlayamıyor, konuşmak istiyor konuşamıyordu Zeynep. 

  “Bebeği almak mı? Ben her ay size boşuna mı geldim? Neden bunca aydır bunu anlayamadınız? Hem o bir istatistik değil. Onun bir adı vardı. O benim oğlumdu!” diye bağırmak istiyordu ancak ağzını açamıyordu. Sendeleyerek ayağa kalktı, hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.

Kendisini yola fırlattığında, beynine yoğun bir sis oturmuş, ne düşüneceğini bilemez, yönünü bulamaz hatta adını bile hatırlamaz haldeydi. Kocasını aramak istedi. Telefonun tuşları yok olmuş gibiydi. Ne yöne gittiğini bilmeden yürüyordu, karnındaki altı aylık ölü bir bebekle. Kaldırımdaki parke taşların her biri birer düşman olmuş, ayağına dolaşıp onu düşürmeye çalışıyorlardı sanki. Sonunda kaldırımda üstü kırılmış bir babaya takılıp yere kapaklandı. Bacağından sızan kan, açık mavi hamile pantolonunu hızla kırmızıya boyadı. Yoldaki insanların bir kısmı hemen koştular,

“İyi misiniz hanımefendi? İyi misiniz?” diyorlardı koro halinde.

Zeynep, “İyi değilim. Hiç iyi değilim anlıyor musunuz?” diyerek bağıra bağıra ağladı, o ılık Kasım akşamında, Teşvikiye’deki o dar kaldırımın üzerinde, kocası gelip onu oradan alıncaya kadar.  

Doktor üç gün boyunca suni sancı vererek vajinal doğum yaptırmaya çalıştı. Bir nebze de olsa vicdanını rahatlatabilmek istiyordu belki de. Ancak tüm çabalar nafileydi. Hangi kadın ölü bir bebek doğuracağını bilerek motive olup ıkınabilirdi ki? Sonuçta sezaryene karar verdi doktor.  

Zeynep uyandığında elini karnındaki büyük boşluk duygusunun üzerinde gezdirdi. Göbeğinin alt tarafındaki sezaryen kesiğinin bıçak acısını hissetti. Doğum yapmıştı. İyi de bebek neredeydi? Sağa baktı, sola baktı, yorganı kaldırıp altına baktı. Panikle bağırmaya başladı, 

“Bebek yok! Bebek nerede?”

İçerideki herkes odaya doluştu,

“Bu dünyada yiyecek rızkı yokmuş kızım. Allah’ın takdiri böyleymiş” diyordu annesi…

Zeynep duymamış gibi tekrar ediyordu,

“Bebek nerede anne, oğlum nerede?”

“Kızım bebek öldü! Neden anlamak istemiyorsun? Bir hafta oldu, toparla kendini artık! Sana ihtiyacı olan bir çocuğun daha var. Onu düşün biraz.”

“Neden bebeği de almadık? Neden orada bıraktık?  Bebeğimi kadavra havuzuna bırakmak istemiyorum ben!” diye ağlamaya başladı.

Gözünü her kapatışında içinde ölü bebeklerin yüzdüğü, su dolu cam bir fanus görüyor, haykırarak uykusundan uyanıyordu. Yorganın altında bebeği aramaları ve sayıklamaları birkaç gün daha devam edince, evdekiler onun delirmeye başladığını düşündüler. Doktorun da tavsiyesiyle Zeynep’e sakinleştiriciler verilmeye başlandı.

Annesi haklıydı. Ona ihtiyacı olan bir kızı ve kocası, geri dönülecek bir işi vardı. Oturup yas tutacak, ağlayıp zırlayacak zaman yoktu. Hem sadece onun başına mı geliyordu? Dünyada ne büyük dertler vardı. Allah beterinden korusundu. Daha yaşı gençti, isterse bir kez daha deneyebilirdi. Hem zaman her şeyin ilacıydı. Bütün acılar gibi bu acı da unutulurdu…

Karnındaki yedi kat kesiğin bıçak acısı geçer geçmez büyük bir hızla işinin başına döndü. İyi bir anne, iyi bir bankacı, iyi bir eş, iyi bir evlat olabilmek için çabaladı durdu. Bir hastanede bıraktığı o küçük oğlanı hiç düşünmemeye çalışarak, yaşadığı acının yasından kaçarcasına koşturup durdu oradan oraya.  

Zordu yasın kapısından girmek. Eşikte duran nöbetçilerin, eğer o eşikten geçerse derin bir kuyunun dibine düşeceğini söyleyip korkuttukları yas kapısından hiç giremedi. O kuyudan ve karanlıktan kaçıp, düşmemek için yıllarca uyuşturup durdu kedini. Oysa tutamadığı yas, kalbinin üzerine koca bir taş olup oturdu. Zeynep, yıllarca o taşın ağırlığıyla neden olduğunu anlayamadığı bir kapalılık, bir ağırlık hissetti kalbinde, ta ki günlerden bir gün bir yas kampına katılana kadar.

Önceden bilmediği ama ruhunun ait olduğunu hissettiği bir ormanda, bir grup kadınla birlikteydi. O kampta katıldığı bir meditasyon sırasında ilk kez gördü o küçücük, kırmızı giysiler içindeki, siyah saçlı erkek çocuğunu. Onu hemen tanıdı, yıllar önce bir kadavra havuzuna terk ettiği, hiç büyüyemeyen küçük oğlunu. Kızgın görünmüyordu, gülümseyerek bakıyordu oğlu Zeynep’e. Meditasyon boyunca hayatında hiç ağlamadığı kadar ağladı Zeynep, sırtında onlarca kadının elini hissederek. Yasını kağıtlara yazdı, onu yargısızca dinleyen kadınlara anlattı. Sonra toprağa teslim edemediği küçük oğluyla vedalaşıp, onu Kaz Dağları’nın serin sularına ve ulu ağaçlarına emanet etti. Kalbinin üzerindeki o taş kanatlanıp kuş oldu havalandı. Aslında yaslarının kadınlığın ortak yasları olduğunu anladı. Kadın kadının şifasıydı. 

29 Ocak 2025, Filiz Tiken 


Yazan:

Filiz Tiken

Ben Filiz. İstanbul’da doğdum. Halen İstanbul’da yaşıyorum. Evliyim ve 25 yaşında bir kızım var. 1991 yılında M.Ü. İşletme Fakültesinden mezun olduktan sonra, Finans Sektöründe çalışmaya başladım. 25 yıllık Bankacılık kariyerimin ardından 2016 yılında kurumsal hayattan ayrıldım. Emeklilik sonrası başladığım İ.Ü. Sosyoloji Bölümünden 2021 yılında mezun oldum. Şimdilerde okuyor, anlatıyor ve yazıyorum. Yazmak, hayatıma sabah sayfaları ile girdi. Yazmanın iyileştirici gücünü bu sayfalarla keşfettim. Daha sonra bu sayfalar, anlatılmayı bekleyen hikayelerimi yazmanın heyecanına evrildi. Çeşitli yazarlık atölyelerine katılmaya devam ediyorum. Son iki yıldır hikayeler ve denemeler yazıyorum. Yıllarca ekonomi anlattıktan sonra şimdilerde bir de masal anlatıyorum. Açtığım mandala atölyelerinde masalları mandala ile birleştirip, bu iki kadim geleneği yeni insanlarla paylaşma fırsatı yaratıyorum kendime.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)