Kan kırmızısı otrişimi, havalı bir el hareketiyle boynuma doluyorum. Zorlansam da dik duruyorum apartman topuklu ayakkabılarımla. Işıltılı bluzumu aşağı doğru çekip, memelerimi ortaya çıkarıyorum iyice. Yerde duran rakı kadehine uzanıyorum, bir dikişte içiyorum aslan sütünü! Osman arzuyla bakıyor bana. Bir zamanlar yanında yatıp, elini sürmediği kadına.
Bugünü çok hayal ettim Osman. Adımı duyduğun, afişi gördüğün anı defalarca kurdum zihnimde. Beni tekrar arzulamanı istedim. Kendimden yeni kadınlar yaratmaya mecbur kaldım. Usta bir nişancı oldum mesela! Pısırık Fidan’dan, erkek Nalân’a dönüştüm. Dik durmayı öğrendim apartman topuklularla. Kırıtmayı, cilve yapmayı bilmezdim eskiden, şimdi herifler içime düşecek baksana. Raconu öğrendim Osman! Herkese mavi boncuk dağıtıyorum, evde seni bekleyen “aşüfte” gibi.
Nasıl güvendim? Kardeşim dedim. Anası bize bırakırdı temizliğe giderken. Karnını doyurur, oyunlar oynardım. Nalân’ı ben de sevdim Osman. Sandım ki, o da ablası bildi beni beş yaş büyüğüm diye!
“Çocuk musun sen Fidan Abla? Olmaz ki böyle iki yandan örgüyle! Ne olur şu saçlarını değiştirelim artık. Sarıya boyayalım, dışa doğru kıvıralım maşayla. Sen de kırıt biraz, cilve yap adama! Nutku tutulsun Osman Abi’nin eve gelince.”
Elde avuçta yok, manavı daha açmamı Osman. Kamyonda satıyor sebzeyi meyveyi. Bodrum katında rutubetli bir dairede yaşıyor. Babam vermiyor beni Osman’a. Fakirmiş! Evden kaçıyorum. Milletin ağzı torba değil ki büzesin! Hakkımda ileri geri konuşuyor insanlar. Hemen bir imam buluyor Nalân, kıyıyoruz nikâhı. Para pul da almıyor bizden. İmam nikâhını kıyıyoruz, buzdolabı arızalanıyor. Mevsim yaz. Yemeklerbozuluyor, çöpe dökülüyor. Nalân hemen ikinci el buzdolabı yolluyor eve. İkinci el olsa da bedava değil ya!
“Nereden buldun buzdolabının parasını sen?” diyorum. “Aman üzümünü ye, bağını sorma,” diyor. “Kız, adamın koynuna mı girdin yoksa?” diye soruyorum. “Hadi uzatma Fidan Abla! Yap bir zeytinyağlı barbunya, akşama sofra kuralım. Hilmi de gelecek, Osman Abi’ye de söyleyelim rakı alsın!” diyor. “Hilmi mi? Tüpçü değil miydi o, hani senin eski flörtün?” “Evet o tüpçü. Bitti mi tüpünüz? Bittiyse eğer, söyleyeyim getirsin akşama.”
Ona çaktırmıyorum ama, “Erkek gibi kadın,” diyorum içimden. Erkekler yapınca elinin kiri, Nalân yapınca mı orospu? Kime ne? Ekmek kadar, su kadar ihtiyaç sevişmek de. Sevgilileriyle yatıya kalmasına, evin içinde saten gecelikle salınmasına göz yumuyorum. Üzüntüden gözüm bir şey görmüyor zaten. Çocuğumuz olmuyor, kısırmışım. Osman, çocuk istiyor.
Osman’ı, Nalân’ın memelerine bakarken yakalıyorum. Yaşam dolu, diri memeler! Bir gün anneliği tadacak ikisi de. Benimkiler mandalina büyüklüğünde. Kıskanıyorum.
Osman, çocukluk arkadaşı Ferit’in yardımıyla manavı açıyor. Kurtuluyoruz bodrum kattan. Çok seviyorum yeni evimizi. Ferit de artık hep bizde! Nalân’a taktı kafayı… Niyeti ciddi. “Adam zengin,” diyorum, “Süpermarketi var. Yaşatır seni.” Evlilik aşkı öldürüyormuş. Savunmaya geçiyorum hemen. “Halt etmişler! Biz aşığız hâlâ” diyorum. Söyleyemiyorum Osman’ın aylardır bana dokunmadığını…
Bir gün, Nalân ağlayarak kapıyı çalıyor. İlk kez makyaj yok yüzünde, solgun görünüyor. “Hamileyim Fidan Abla,” diyor, “Çocuğun babası kim bilmiyorum.” “Nasıl bilmezsin Nalân?” diyorum. Jeton geç düşüyor, çok geç! Koltuğa kıvrılıyor yılan gibi, en soğuk yüz ifadesini takınıyor. “Karnımdaki çocuğunbabası Osman Abi olabilir,” diyor utanmadan. Put kesiliyorum yılanın karşısında. Yılan, zehrini içime akıtıp, elini karnına götürüyor. “Kızma Fidan Abla,” diyor, “gönül bu, ferman dinlemiyor.”
Kıpırdayamıyorum yerimden. Donup kalıyorum evin içinde.
Osman çocuğu olacağını öğrenince gözümün yaşına bakmıyor tabii. Kapının önüne koyuyor beni. Yıllardır atamadığım tiftiklenmiş hırkalarıma bile böyle davranmıyorum ben. Kırılan fincanın sapını yapıştırıyorum çöpe atmak yerine. Kalbim paramparça. Üzüntüden iğne ipliğe dönüyorum.
O izbe yere düşüyor bir gün yolum. İçinde yaşadığım karanlık kuyuya benziyor pavyon, ismi de güzel! Seviyorum Sidikli Kontes’i. Can Baba’nın dediği gibi: “Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi!”
Sesimi beğeniyor patron. “Türkü söyle sen burada artık,” diyor. İsmimi değiştiriyorum ilk iş. Fidan, çok kırılgan, fazlasıyla hassas pavyon için. Nalân’ı uygun buluyorum kendime. O yılan gibi olmaya karar veriyorum. Zamanla nam salıyorum yeraltı dünyasında. Usta sanatçılar geliyor beni dinlemeye. Bir gece tanınmış yazar Jale Sancak, “Senin hayatın roman” diyor bana.
“Pavyon Bülbülü Nalân Roman” oluyorum o günden sonra.
Nalân’ı çok düşünüyorum. Koca memeleriyle bebeğini emzirirken, Osman’la sevişirken, zeytinyağlı barbunya pişirirken… “İkimizin yerine de ben severim” diyorum, ihaneti söküp atmaya çalışırken kalbimden.
Ve o gece ön masada görünce Osman’ı…
Kan kırmızısı otrişimi, havalı bir el hareketiyle boynuma doluyorum. Zorlansam da dik duruyorum apartman topuklu ayakkabılarımla. Işıltılı bluzumu aşağı doğru çekip, memelerimi ortaya çıkarıyorum iyice. Yerde duran rakı kadehine uzanıyorum, bir dikişte içiyorum aslan sütünü! Osman arzuyla bakıyor bana. Bir zamanlar yanında yatıp, elini sürmediği kadına. Yavaşça uyuşmaya başlıyor bedenim. Mikrofonu yere bırakıyorum, boş kadehi gösteriyorum.
“On beş dakika süt arası” diyorum seyircilere sahte bir tebessümle. Kulise doğru yürüyorum yalpalayarak. İçimi dağlıyor hoparlörden gelen ses. Ben yeniden sahneye çıkıncaya kadar, başka şarkı duyamazsınız pavyonda.
İlle de “Üflediler Söndüm” çalacak…
İdrar ve bok kokusu kaplıyor kulisi, kanalizasyon çekmiyor.
Bok kokusu gibisin Osman. İçimde sana ait bir kanalizasyon var.
“Öksüz bıraktın bu yası Nalân,” diyorum kendime. “O aşüftenin yüzüne tükürmedin, ağzına geleni söylemedin Osman’a! Koyunlar bile ses çıkarıyor mezbahaya giderken.”
Takma kirpikleri hızla çekip çıkarıyorum. Makyajımı temizliyorum sütle. Saçlarını iki yandan ören o küçük kızı görüyorum aynada. Kadehi suratının ortasına fırlatıyorum. Artık çocuk değilim. Masumiyetimi kaybettim. Apartman topukluları çıkarıp, taraklı büyük ayaklarımdaki, yarısı silinmiş ojeye bakıyorum. Ben de yarım yamalak biri değil miyim? Üstelik çirkinim…
Pullu çantamdan tabancayı çıkarıyorum. Parmaklarım uyuşuyor. Zemin soğuk, ayaklarım çıplak. Dik durmalıyım o işi yaparken, dimdik! Sahneye çıkıyorum. Garsonun doldurduğu rakı kadehini tepeme dikiyorum. Müşteriler çığlık atıp, kaçışıyorlar tabancayı görünce. Osman kıpırdamıyor. Göz gözeyiz. Nişan alıyorum, hiç tereddüt etmeden kafasına sıkıyorum Osman’ın. Barut kokusu, bok kokusuna karışıyor pavyonda. Kan bulaşıyor çalan şarkıya, aynı sözler duyuluyor dakikalarca. Delimsirek bir tekrar!
“Bak içime gör beni/ Tut elimden yak beni/ İstemezsen bu aşkı/ Otur baştan yaz beni.”
Nazlı Akın
(Üflediler Söndüm ve Aşk Olsun isimli türkülerin söz yazarı, Neşe Şen’dir.)














