Arabanın homurdayan sesini duydum. Tam arkasındaki kısa rampaya geri geri ilerleyişini ve tozlu yoldan kalkan zerrecikleri gördüm güneş ışığında. Arabanın kapalı camları yavaşça aşağıya indiler ve hüzünlü sallanan eller dışarıya çıkıverdiler. Benim küçük ailemin elleriydi onlar. Öylece kalakaldım siyah gri karışımı, mozaik desenli fayans döşenmiş balkonda. O an, o kısacık an, tüm dünya sessizleşti. Tüm canlı mahlukat yok oldu ve bir ben kaldım. Yapayalnız… Gözlerimden yaşlar kendiliğinden süzülmese, hep orada, o anda kalabilirmişim gibi bir donukluk sardı ruhumu. O an gözyaşlarımı daha çok sevdim. Yanağımdan süzülürken, hafifçe beni gıdıklayışları olmasaydı, acımı da alıp oturacağım bir koltuğa erişemeyecekti bedenim. O güne dek belki ikinci kez girdiğim odaya götürdü beni gözyaşlarım. Yavaşça tek kişilik koltuğa bıraktım kendimi. Tek kişilik koltukta, tek başına, sessizce ağlayan, güzel gelin… Her şey ne kadar yabancı olabilirse o kadar yabancıydı bana. Ne kadar zaman gerekli bir eve ‘ev’ diyebilmek için? Ne kadar yaşamak sığmalı ömre, bir başkasının ailesine ‘aile’ diyebilmek için?
Sıcak bir Temmuz günüydü. Kuzey’in küçük bir kasabasında, bir hafta önce bir deftere imza atarak onaylamış, Güney’in küçük bir kasabasında bir gece önce terlere karışarak göbek atıp etrafa duyurmuştum artık evli bir kadın olduğumu. Beyan edilmesi gereken edilmiş, kutlanması gereken kutlanmış, beklentiler karşılanmış, iyi dilekler kabul edilmiş, herkese gülücükler saçılmıştı. Her şey olması gerektiği gibiydi görünürde. Ailem, tam da olması gerektiği gibi, görevlerini tamamlamış ve beni artık hayatımı beraber devam ettireceğim adamla bırakarak evlerine doğru yola çıkmışlardı. Birbirini sevdiğini söyleyen iki gencin yuva kurmasına kol kanat germişti her biri. Ne zamandır birbirini tanıyan iki insan olmamıza rağmen, o gün o balkonda, daha evvel hiç görmediğim, tanımadığım, bilmediğim bir kapıdan içeriye giriyor oluşumun hüznünü, hayatımın geride kalan bir evresinin yasını sessizce, gözyaşlarımla yaşıyordum. O an, bildiğimi sandıklarıma yabancılığımı, özgürleştiğimi sandıklarıma derinden bağlılığımı farkettiğim, bu fark edişle yalnızlaştığım bir andı.
Bu benim hikâyem… Benim evliliğime dair yasımın, şu an bile canlı olan kesiti. Sahi evliliğin yası mı olur? Büyük heyecanla, sevdiğim insanla birleştirmiştim hayatımı. Bu mutlu kararın hakkını veren çokça gülücüklü dakikalar vardı bu kısa anın etrafını çevreleyen. O gülücüklerin hiçbiri, orada saklı ve canlı olan yası görmezden gelmemi, evliliğimin onuncu yılını tamamlamış olmama rağmen engellemiyor.
Yasın bu anıya yakışan bir ifade olduğunu fark etmem henüz çok yeni. Yası sadece ölüme ait bildim bunca yıl ve hayatın gündelik akışının başka hiçbir yerinde mevcut değildi benim için. Ta ki geçtiğimiz yıla kadar. Üniversiteye gitmek için evden ayrıldığım günlerin, İstanbul’daki ilk yıllarıma şahitlik eden küçük öğrenci evimden ayrılışımın, ilk kalp kırıklığımın ve daha nicesinin tutulmayı bekleyen yasları olduğunu otuz yedi yaşımda farkediyorum. Bu farkedişle yaslarımı dizdim önüme boncukları ipe dizer gibi… Meğer ne çok yasım varmış? Her birini biraz gözyaşı ile yıkadım ve birazını da daha sonrasında akıtmak üzere sakladım. Evliliğime dair seninle paylaştığım o kısa an ise yasımın fotoğrafı.
Neydi evlilik? Nasıl bir yolculuk olacaktı? Daha evvel heyecanlı bir eğlence parkuru gibi görünenler, o fotoğrafta arkası sırlı aynalara dönüşüverdi. Her birine baktıkça, kendi kaygılı gözlerimi, masum yüreğimi görüyorum. Ne büyük bir bilinmeze yürüdüğünü çok derinden farketmiş ama farkettiğini bile tanıyamayacak kadar yolun başında bir genç kadın duruyor o balkonda. Kutlamalarla anılan evliliğin, yasa yaslanan bir tarafı vardı. Bir eşikti evlilik… Bir geçit töreni. O eşikten geçince neler olacak, hayat nereye evrilecek, ben kendimi nerelerde bulacaktım? Bunlar yaşanacak ve zamanla anlam bulacak olanlardı. Bilinmezliğin sihrine gebeydiler ve bu halleriyle sevilmeye, heyecan duyulmaya değerdiler.
Peki ya eşiğin gerisinde kalanlar… Yanıma alabileceklerim, bırakmam gerekenler, vedaya ihtiyacı olanlar? Tüm o telaş ve heyecanla, hızla geleceğe koştuğumu, vedalara ihtiyacı olan zamanı vermediğimi farkettiğim o an, yasım oradaydı… Tam kapının eşiğinde durmuş, ‘buradayım ben’ der gibiydi. Eşimin doğup büyüdüğü evde ve topraklarda ikinci bulunuşumdu evlilik törenimiz. Etrafımdaki insanların çoğunu ilk defa o sırada görmüştüm, çoğu bana yabancıydı. Ailemin bana veda edip, o kapıdan ayrıldığı dakikalarda, yolun ortasında öylece eli bırakılıp, tek başına kalmış bir çocuktan farkım yoktu. Bilinmezlerin ortasında yalnız hissettiğim, geçtiğim eşiğin büyüklüğünü farkettiğim o anın fotoğrafı bunca yıldır canlı. Bugün farklı olan, tek kişilik koltukta, tek başına, sessizce ağlayan, yaslarına yaslanmış güzel gelinin yanına oturmuş, ellerini tutabiliyor ve yaslanması için omzumu ona açabiliyor olmam… Gelecek güzel günleri kucakladığım gibi kucaklıyorum onu. Yaslarımı görüyorum ve hatta seninle paylaşıyorum. Yaslarıma yaklaştıkça kendime de yaklaşıyorum…













