İkinci Mektup
Sen öldüğünden beri baba o koca yarığı yiyerek doldurmaya çalışıyorum. Gömüldüğün gün söyleyemediğim her şey hücum etti gırtlağıma doğru. Dışarı çıkmaya muhtaç cümlelerle yaşamışım meğer. “Ben sana hiç baba diyemedim” diye bağırıp durdum kendi sesime yabancılaşarak.
Sanki benden çok kardeşimin babasıydın. Hep böyle hissettim. Üvey evlat gibi. Yanıldığımı düşündüğüm zamanlar da oldu. İlk kitabım hakkında yazdıkların… Günah çıkarır gibiydin. Beni hiç tanıyamadığını söylemiştin. İyi anlamda. Meğer düşündüğünden daha yetenekli bir çocukmuşum. Sanırım ailemizde hiç kimse gerçekten tanımıyor büyük kızını. Konuşurken kendimi iyi ifade edemiyorum ama bak yazarken siyah inciler dökülüyor buraya.
Gerçeğin rengi kararmış, çürüyen bir meyveye benzer. Çürümüş, kokuşmuş ne varsa hızla belli etmez mi varlığını? Kendine çıkış yolu bulamamış cümleler de kokuşur içimizde beklerken.
Senin söyleyemediklerin de canımı yakıyor baba. Gözlerine yerleşen dehşeti unutamıyorum. Bir savaş meydanındaydın sanki. Binlerce ölümü seyredip kendi ölümüne ikna olamıyordun…
İyi anlara tutunmaya çalışıyorum. Sağlıklı, neşeli olduğun zamanlara…
İçimdeki küçük kız doymuyor okumaya, yazmaya. Babasına yazmak istiyor. Ona borçluyum.
Dünyadaki bütün çocuklara borçluyuz.















