Çok sevdiğim arkadaşım Nazlı babasını kaybetti. Uzaktan acısını yaşamasını, güçlü kalemi ile ilgili yas sürecinde yazdıklarını ve iç döküşlerini okuyorum. Okudukça babam düşüyor aklıma.
Öldüğünde, bin dokuz yüz seksen darbesinin üzerinden dört yıl geçmişti ve 48 yaşındaydı babam. 15 yıldır da birinin oğluydum; yani ruhen hala oğluyum ama artık babam öldüğü için kimseyi baba olarak çağıramayacağım diye geçirmiştim içimden. Yanılmışım… Sonra baba gibi sevdiğim biri daha oldu yaşamımda. Onu da kaybettim.
Çocukluğum İstanbul’un Ortaköy semtimde geçti. Okul yolu, ara sokaklar, dik yokuşlar, iki katlı ahşap evler. Boğaziçi köprüsünün inşaatı. Sokak lambaları, sarımsı ışık, ıssızlığın yüzü…
Bisiklet, uçurtma, kaynamış mısır, kağıt helva, macun, gazoz, salep, boza, leblebi tozu… Beyaz yakalı siyah önlüklü, tüm çocuklukların benzer yüzü…
O zamanlar bu kadar meşhur olmayan Ortaköy sahilindeki şarapçı abiler, ağlarını tamir eden balıkçılar. Şehir hatları vapuruna kaçak binip, caminin önünden geçerken -canımızı tehlikeye atarak- denize atlamalar. Ceviz ağacına tırmanmalar, toprak sahada top oynamalar, topa sahip olan ama yeteneksiz olan arkadaşa tahammül göstermeler. Semt pazarında su satmalar. Misket kardeşliği ve ortaklıklar kurmalar. Sokaklarda mutlulukla, güvenle oynadığımız, eve annelerimizin bilmem kaçıncı bağırması ve terlik tehdidinden sonra girdiğimiz güzel bir çocukluk yaşadım ben.
Kalabalık bir arkadaş grubum vardı ama özünde kardeşi olmayan yalnız bir çocuktum. Hayal kurmayı severdim. Erken yaşlarda kitaplar en yakın dostum olmuştu. Okumanın gücünü ve güzelliğini ve hayal gücüne faydasını keşfetmiştim artık.
Babam vardı ama yoktu aynı zamanda. Sert bir polisti. Tuzsuz Deli Bekir diye tanınırdı hem mahallede hem de teşkilatta. O zamanlar, karagöz oyununda mahallede dirlik düzenliği sağlayan bu kabadayı karaktere neden benzetildiğini ve delilliğinin nereden geldiğini bilmiyordum. Sevgisini göstermeyi bilmiyordu. Çünkü o da babasından görmemişti. Onun gösteremediği sevginin açığını da annem kapatırdı. Erkek çocukları annelerini sever ama ben şükrederek severim her nefes alışımda.
Babalar da ölürmüş birden. Çok hızlı bir şekilde eriyip gitti gözlerimizin önünde. Benim babam da bir sabah ben okula gitmeye hazırlanırken göçtü gitti. Kanser süsü verilmiş bu ölümün aniliği yoktu aslında. Akciğerlerinde doğuştan gelen lekenin, o zamanın görüntülenme teknikleri ile tüberküloz sanıldığı, Heybeliada sanatoryumunda tedavisinin sonrasında sıkıntının midede olduğunun anlaşıldığı ve geç kalındığı zor günler geçirmiştik.
Babam hep sustu. Bağlamasını çalarken de sustu. Her akşam düzenli içtiği susuz rakısını yudumlarken de sustu. İçtikçe dertlendi, dertlendikçe de içti. Ben nedenini anlamak isterdim. Bir de hiç ağlamazdı. Ara ara ela gözlerinin yaşardığını görürdüm ama ağladığına hiç şahit olmadım. Belki de bu yaşımda hala çok konuşup çok ağlamamın ve hala Burgazada da en sevdiğim mekânda, yüzümü Heybeliada’ya dönük oturamamamın sebebi de bu olsa gerek be baba.
Bir varmış… Bir yokmuş… Sana söyleyemediğim şeyler olmuş. Önüme dizdiklerini, engellediklerini, yoluma döşediklerini… Öyle çok yaralı, öyle çok yaralıymış ki baba-oğul ilişkisi, sökülmeye başlamış bir kazağın ipini eline alıp gitmişsin gibi hissetmiştim sen toprağa verilirken. Ölümden büyük gerçekliğin olmadığını anlamıştım o an. Sevdiğin kişinin bedenindeki ölüm soğukluğunu, sevgiyle sarıldığın bir bedeni acilen toprağa vermek zorunda olduğunu bilmekten daha acıtıcı bir şey yokmuş.
Olgunluğun zırhını giymeye heves eden ben neden başucunda yıkılmaz bir kale gibi durmuştum sen gömülürken? Ağlayamamıştım bile. İki yıl sonra babaannemin cenaze töreninde kimse susturamamıştı. Kimse ona değil sana ağladığımı anlamamıştı. 15 yaşımda aile reisliğine terfi ettirdin beni. Güçlü görünüyordum ama aslında yara bere içinde kalmıştım.
Sonrası… Bir güç, bir dayanıklılık savaşı, beklentilerin kendine ötelenmesi. Bir şiir, bir öykü, bir anı, bir fotoğraf… Tuhaf bir gençlik hikayesi…
Az daha oturabilseymişim seninle gençliğimde, kurduğun muhabbet ve rakı sofralarında. Çın çın Susuz rakı sana kalsaymış, sulu ve tek buzlu rakı içmek bana.
Biraz daha zamanımız olsaymış. Torununun doğduğunu görmek, onunla el ele parka gitmeni izleme şansım olsaymış. Bana gösteremediğin sevgini ona gösterebilme şansını yakalamış olmanı ah ne çok isterdim.
Yanından geçip gittiklerime, kıyısında dolaştıklarıma, ertelediklerime… Budadıklarıma, kesip biçtiklerime, ölen ve yeniden şekillenen yanlarıma… Maskelerime, kuytu köşelerime… Babanın varlığı insan kaç yaşında olursa olsun kendini maddi-manevi güvende hissettiriyormuş. Erken gidişin bizi her alanda yalnız, dalsız, köksüz bıraktı.
Eyvallah baba. Sayende erken olgunlaştım.
Seni kaybettiğimde sonsuzluk var mı bilmiyordum. Senden sonra baba bildiğim o güzel varlık, Öz’e dönerek, severek, büyüyerek, ölümün yeniden doğuş, her sonun da yeni bir başlangıç olduğuna inandırdı beni.
Buradan çok güzel bir yerdesin biliyor ve buna tüm kalbimle inanıyorum…















