Yaşamaya alışmaya çalışıyorum.
Bir kabrin içerisindeyim ya da bir labirentin.
Koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum.
Her yer karanlık.
Karanlığın dilini, duvarları yoklayarak anlamaya çalışıyorum. Hepsi benzer.
Hepsi aynı karanlığı içeriyor. Nereden başladım ve nereye vardım ayırt edemiyorum.
Bir kabrin içerisinde bağırdıkça toprak doluyor her yerime. Yeniden yeşermek için mi? Ben tohum muyum?
Kimse yok.
Kimse yok.
Kimse yok.
Herkesin neşesi ve koşuşturması bir uğultu halinde iniyor bulunduğum yer altına.
Her harfin anlamı buğulu bir şekilde iniyor bulunduğum yere ve anlamsızlaşıyor. Başkalarının anlamı, bende anlamsızlığa denk düşüyor.
Bu hangi dil?
Saçlarım bir örümcek ağı gibi sarıyor boynumu ve bedenimi; ayaklarım, toprağa çakılan bir kazma gibi kaldırdıkça yer sarsılıyor benimle birlikte ve ellerim, bir böceğin ayaklarının devinimi gibi yokluyor bulunduğu zemini. Gözbebeklerim karanlığın dilini öğrenmeye çalışırken büyüyor, büyüyor ve büyüyor. Bir ürkmüşlüğün şiiri yerleşiyor yüzüme. Baygınlığıma su dökenler ulaşamıyorlar köklerimin kılcallarına, susuyorum ve yağmurlar gökten değil yerden yağıyor eklemlerimin en ince yerlerine. İçten boğulup dıştan kuruyorum. Dışsal ve içsel dengesizlik bir boşluğa düşürüyor beni, sonsuzluğa doğru bir düşüş. Dönmenin imkânsız ve çakılmanın ne zaman geleceğinin bilinmediği.
Havada asılı kalmış bir bulut gibi…
Havada-asılı-kalmış-bulut-
Neresinin rüya ve neresinin gerçek olduğunu tayin edemiyorum. Sınırlarım kalkmış gibi. Bir yerlerde benim yerime dünya işlerini halletmeye çalışan bir Yasemin’i ödünç bırakmışım gibi kaybımın peşine düşmüyorlar.
Ben kayboldum.
Neredeyim?
Siyah beyaz bir televizyonun o cızırtılı ekranının söylediği kadar bütün teselliler; neyi gösterdiği ve neyi söylediği belli değil.
Burada gördüklerimi anlatacak dil, henüz icat edilmiş değil.
Korkuyorum ve korkularımın gerçek anlamı sözlükteki karşılığı değil.
Bütün tanımların tanımsız olduğu bu yerde kendimi anlatacağım bir ağlama duvarı mümkün değil.












