YİTİK

,

| 08/09/2024

Anası aşağıda, oğlu yukarıda.

Gündüz cayır cayır yanan toprak şimdi buz gibi sarmış ikisini. Biri boylu boyunca uzanmış, diğeri onun üstünde cenin misali. Biri tüm dertlerini bırakıp gelmiş, diğeri hepsini sırtlanıp. 

Anası aşağıda, oğlu yukarıda. 

Gün doğana kadar yattılar koyun koyuna. Kaç gecedir bu böyle, saymadım. Bir ayıbı örter gibi onları sakladım. Oysa ne üstteki suçluydu ne alttaki, varsa yoksa kaderin bir oyunu.

Anası aşağıda, oğlu yukarıda.

Güneş çamın tepesinden çekip alınca son ışıklarını kimse kalmazdı caddede. Zaten bu çıkmaz sokakta lambalar yanmazdı. Hepsinin ampulü neden patlak diye kimse de sormazdı. Zifiri karanlıkta parlardı birkaç mermerin ziyası. Asfalt yol kapıya varmadan biterdi. Varsa yoksa tozutan bir toprak sarılırdı varanların ayağına. Omuzları daracık, teni kara, gözleri buğulu çocuk siyah lastik terliklerini sürüye sürüye girmişti bu toprak yoldan. Ayaklarının altındaki kuru dikenler çatırdamıştı, kırılan bir şişenin sesi gelmişti yeşil kubbeden, arsız bir karga kahkaha atmıştı bilmeden. 

Oğlu yukarıda.

Bir zamanlar korkardı karanlıktan ve karanlıkta uluyan köpeklerden, sisten ve siste saklanmış dağlardan, on üç numaralı kapılardan, tek gözlü evlerden, evlerin içinde uyuyan babalardan, oğluna sarıldığı için gelinini kınayan ninelerden, saygıyı bastonu ile gösteren dedelerden, şehri ikiye bölen naralardan, köşedeki taşın üzerinden sarkmış kollardan, bali kokan poşetlerden, çek iyice daha derine diyen seslerden… Çok değil birkaç hafta önce kurtuldu hepsinden. Anasının gittiği gün korkmaz oldu hiçbir şeyden.

Anası yukarıda, oğlu aşağıda.

Bir sabah vakti daha uykudan yeni uyanmışken el etmişti, üstünde bembeyaz elbisesi salınıyordu. Babası uyuyordu homurtular içinde. Öyle bir ses çıkarıyordu ki burnundan, koca adam o sesin içinde kayboluyor tekrar nefes alana kadar çıkmıyordu ortaya. Kendisi de uyumak isterdi ama ya giderse diye korkuyordu. O sabah gitti. Sağ elinin işaret parmağını morarmış dudaklarına götürüp “Sus” diyerek hem de. 

Anası yukarıda, oğlu aşağıda.

Bir dağın yamacındaydı evleri. Yüz yirmi bir basamak sonra düzlüğe inilirdi. “Sus beni çağırıyorlar,” dedikten sonra sisin içinde kayboldu. Baktı arkasından. Neden düzlüğe değil de yokuşa. Yokuş ki keşiş dağının bağrında koca taş gibi çakılıp kalmış. Korkmuştu. Kardeşleri ve babası uyuyordu hâlâ. Uyanık olsalar korkmazlardı. Korkmadıkları için de alay ederlerdi onunla. Anasını dinledi, sustu.

Anası yukarıda, oğlu aşağıda.

Kapının yanında dikildi, anasına el edip çağıran varlığı beyhude gözledi. Boşluktakini görmek için bir kedi ruhu içine kaçsın istedi. Bir tespihin altında ezilmeye, üfürülmüş suyu paslı tastan başına dikmeye, bir yatırda yedi gece yatak sermeye razıydı. Görseydi, anası ile birlikte giderdi belki. 

Anası aşağıda, oğlu yukarıda.

Anası gittiği yerde çok kalmadı. Yamaçtan aşağı bıraktı kendini. Yüz yirmi birinci basamağa. Tam da oğlunun ayakucuna. Beyaz elbisesinde çiçekler açtı. Al al serpildi her yerine. Oğlan “Baba, annem geldi,” diye içeri ünledi. Çizgili pijamasını karnına çeken baba, “Annen ne zaman gittiydi?” cümlesini oğlanın göğsüne çengelledi.  Sonra çiçekler içindeki karısını gördü. Eğildi, sarıldı. “NEDEN” diyerek büyük harfle sordu yaratana. NEDEN?  Sis bile çekindi bu yüklü sorudan, döndü sırtını, uzaklara uzandı.

Anası ve babası yerde, oğlu ayakta.

Dikili taş gibi kaldı bu sahnede. Gözleri, babasının kollarında “üşüyorum” diyen annede. “Üzerimi örtün. Bir tutturdunuz kedi ruhu kaçmış içine diye, üzerimi açık bırakırsınız. Örtün örtün iyice örtün, üşüyorum,” dedi. Sonra gülümsedi. Titreyen dudaklarının kenarında al bir çiçek açtı. Sonra çığ düştü yüreklere. Eridikçe gözlerinden taştı seller. Sonunda üzerini örttüler, avuç avuç, kürek kürek…

Anası aşağıda, oğlu yukarıda.

“Çocuk değil mi hepsi, unutur,” dediler. Unutmayınca anasının mezarından bir avuç toprağı alıp ense köklerinden aşağı döktüler. Sırtında iğnelenen toprak kokusu annesinin bağrı gibi tüttü burnunda. Her gece evden kaçıp geldi buraya. Bıraktı bedenini kubbe gibi yığılmış toprağa. Sıkıca sarıldı, dayadı göğsünü göğsüne, belki üşüyordur ısıtırım diye…

Oğlu yukarıda.

Bir gece yarısı oğlunu mezarlıkta buldu babası. Fetüs gibi kıvrılmıştı kendi içine. Sessizce yaklaşıp kolundan tuttu, çocuk doğruldu ikiletmeden. Silkeledi üzerindeki tozu. “Yoksa?” diye zihninde yankılanan tüm şartlı cümleleri bozdu. “Hadi eve gidelim,” diyerek son ünlemi öyküye koydu.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)