Babanın Ölümü

, ,

| 25/11/2024

“İyi yas, ölen kişinin anısını pratik kimliklerimize entegre eden kalıcı bir biyografi oluşturmayı sağlar. Yasın getirdiği iyilikleri elde eden bir süreç, ölen kişiyi bırakmak ya da tutmakla ilgili değildir, geçmişteki ilişkiyi temel alarak yeni bir şey inşa etmekle ilgilidir.”

Michael Cholbi

Babam kendini eczaneye kilitliyor. Yüzümü eczane kapısının camına yapıştırıyorum. Yeşil gözlerinde oltanın ucunda donup kalmış balıklar var. Pullarına buz yapışmış ölü balıklar. Bedenini kuşatan hastalık yüzünden bacasından duman püskürten bir sobaya benziyor. İçin için yakıyor onu pişmanlıkları.

Öleli sekiz ay olacak neredeyse. Her gece rüyama giriyor böyle.

İlaçlara çok inanırdı. Doktoruna ekmek kadayıfı götürmek isterdi hediye olarak. Şeker hastasıydı ve şekere hasta olurdu. Her zaman oturduğu kahverengi minderli koltuğunun önünde aynı sehpa durur yıllardır.

Birkaç gofret, içi bitter çikolata dolu mavi şekerlik, onlarca ilaç kutusu, gazete.

Bütün gün para piyasalarına bakar, saat başı haber dinlerdi. Bazen koltuğundan kalkar alt kattaki veterinerle sohbet ederdi. Bazen de ağaçları seyrederdi.

Karanlık bir ormana girmenin tekinsizliğine yakalanıyor insan ona bakarken. “Baba” diyorum, “ben de öleceğim. Azrail şefkatli davransa bari canımı alırken.”

Zaten ölmüş birine söylenecek sözler mi bunlar rüyada bile olsa? Sanırım hastanedeki sohbet yüzünden kendimi affedemiyorum.

“Bitti değil mi? Buraya kadar?”

“Evet baba. Bitti.”

İlk kez kime ne soracağını bilmişti. Yıllar önce, kollarında ölüp tekrar dirildiğim için belki de. “Yüzün kara üzüm rengini aldı ve gittin,” demişti. Ağlıyordu. Ben ise büyük hayal kırıklığı yaşıyordum. Öyle bir yerdeydim ki. Hiç tatmadığım bir sevgi ile kuşatılmıştım. Geri dönmek istemedim. Gıda zehirlenmesi sebebiyle hastaneye kaldırıldığımda aile doktorumuza öte taraftan söz ettim. “Saçmalama” dedi. “Tansiyonun ölüm sınırındaymış, halüsinasyon görmüşsün.”

Malum eczanenin yolunu tuttu babam benim için. İlaçlarımı aldı. Sadece semptomları baskıladığını düşündüğüm ilaçların şifasına yürekten inanıyordu. Yutması gereken onlarca hap vardı ve hapı yutmuştu gerçekten de.

Yirmi üç gün boyunca nefessiz kalan birine kızamıyorsun. Yaşadığı ıstıraba şahitlik ederken aylardır aç susuz kaldığı için üzgünsün. Gömdükten sonra başlıyor asıl hesaplaşma.

Şahsıma yazılan acı reçetenin, babamın kendini içine kilitlediği eczaneyle bir ilgisi yok. Benim hapı nasıl yuttuğumun hikayesini bir kapsüle sığdırmayı başarırım belki. (Babam sadıktı ilaçlarla olan randevularına. Davete icabet ederken sorun çıkarmasıyla bilinirdi oysa.)

“Cuma akşamı falancaya gidiyoruz değil mi?”

“Ben gelmeyeceğim ısrar etme lütfen.”

Çok kavga ederlerdi annemle. Günde beş öğün çıngar yerdik besin olarak. Pinpon topu gidip gelirdim ikisinin arasında.

Bak baba, ikimiz için yeni bir hikâye yazma çabam sonuçsuz kalıyor. Geçmişteki ilişkimizi temel alıyorum çünkü. O zaman da hurda bir anlatıya dönüşüyor yazdıklarım. Bayat ekmek sunuyorum okura fırında tazesi varken.

Hayatınız açık büfeydi be. Allah’tan korkun e mi?

Ben korkmuyorum Allah’tan. İnsana benzeyen bir ilaha inanmıyorum. İnsana benzeyen hiçbir kutsal güç çekmiyor ilgimi. İyiliğe inanıyorum ama. O yüzden meleklerle bozdum bir dönem aklımı. Guruların peşinden koştum. Çakralarımı açmaya çalıştım. “Ruhunuzu da yıkayın” dedim insanlara. Işığa adadım kendimi çaresizce. Sonradan anladım karanlığımın kıymetini baba. Gölgemi kabul etmeden kimseyi sevemeyeceğimi biliyorum artık. Gölgemin gölgelerini de yazdım. Seni öldürmeye çalıştım öykülerimde. Başaramadım.

Yazarın ölümü de gerekli diye düşünüyorum. Belki de bu hurda anlatıyı ikimizi de öldürebilmek için yazıyorum. Çünkü ben kâğıt üstünde de olsa ölmeden sen kendine yeni bir hikâye yazamazsın. Yoksa her gece ne işin var rüyamda? Ama diyelim çoktan gittin sen, Araf’ta değilsin; o zaman ben hayaletin hayaletiyle muhatap oluyorum değil mi?

Babasını aşamamış ve hiç elde edememiş bir kız çocuğu.

“Baba” deyince aklıma bin türlü musibet doluşuyor. Baba deyince aklıma hep eleştirememek geliyor. İktidar deyince de aklıma gelen bu. Bir de koltuğun var tabii. Öldüğünden beri onu boş tutuyoruz. Geçen gün yanlışlıkla oturacak oldum, tutulmamış yaslarım geldi aklıma. Zırladım biraz. Babalar kızlarına iyi gelmeliymiş. Peh! Kelek o kavunlar. Sen hiç iyi gelmezdin bana. Kocaman açardın gözlerini sinirlenince. Gidemediğim kumsallarda akşam ateş yakardı gençler. Şarkılar söyler, eğlenirlerdi. Balkondan seyreder, orada olamadığıma içerlerdim.

Ne acayip, gider bana yüz vermeyen erkeklere tutulurdum. Seni kovalardım onlarda. Sonra öğrendim buna kader motifi dendiğini. Edebiyatta laytmotifi duydun mu hiç? Sen bu yazının tekrarlayan motifisin baba.

Söyleyemediklerimi tespih taneleri gibi saçıyorum ortalığa. Bunu çok düşündüm. Yazmaktan da kaçtım. Bu hurda anlatıya kadarmış. Seni taze sıcak bir ekmekle anmak isterdim. İkimizin ilişkisi öyle bayat öyle klişe ki. Mümkün olmadı başka türlü bir anlatı.

Kanser, parmaklarını ve kolunu balon gibi şişirdiğinde şaşırdım önce. Ruhun bedenini terk etmeden önce çok acı çektin. Yine de pembe beyazdı tenin. Yakışıklıydın tekinsiz bakan gözlerinle bile.

Sana ne kadar benzediğimi gördükçe hayrete düşüp durdum hastane odasında. Ellerimin şekli, ayak parmaklarım, yüzüm, gözlerim. Beni kendine doldurup içmişsin belli ki. Şimdi bu yazıyı yazarken o şarkının çalması normal mi?

Sen öldükten sonra bir şarkımız oldu baba.  Belki de biliyorsun.

“Ben hâlâ dolaşıyorum avare” diyen sen misin?

Görsen çok kızardın, Anessia’yı tepeme diktim az önce. Anestezi demekmiş. Uyuşmanın en kusursuz yolu.

Ormana bakan o ilaç kokulu odada, en savunmasız halinle karşımda duruyorsun bazen. Hatırlayıp üzüldüğüm anılar birikintisi yağlı çamur gibi ruhuma sıçramaya devam ediyor.  

Ölüme o kadar yakınken para piyasalarını izleyip durmuştun. Televizyonun sesi açıktı yine. Uyuşmanın en kusurlu yolu.

Ölüm hep etrafımızda ama nelerle uğraşıyoruz. Stephen Jenkinson ne diyordu: “Kültürel fakirlik.” Ben de hasarlı kültür demeyi seçiyorum.

Küçülüyor babam. Sıska bir ağacın dallarına benziyor kolları. Yüzünde hüzünlü yorgunluklar. Yasa bakan bir pencere gözlerinde. Eti çekilmiş kollarında morluklar. Seruma neden şiir katmıyorlar? Ancak şiirle kapanır bu yaralar. Korkuları dökülüyor ağzından. Sesi cılız bir kuş gibi havalanıyor. On beş günüm kaldı mı acaba diyor. Ancak şiirle kapanır bu yaralar. Dert dolu hastane odalarında. Neden şiir katmıyorlar seruma? Televizyonlar hep açık oysa…

Şiiri yazdığımda kolların balon gibi şişmemişti daha. Her şey çok hızlı oldu. Yirmi üç günde öldün.

Geçmişteki ilişkimizi göz önünde tutarak bu kadarı geldi elimden. Sahi, eller deyince.

Bu çocuk kimin elini tutacak şimdi?

Nazlı Akın


Yazan:

Nazlı Akın

1975 yılında İstanbul’da doğdum. 2020’den beri öykü atölyelerinde yazıyorum, derin okuma atölyelerinde nitelikli okur olmaya çalışıyorum. Edebiyat dergilerinde öykülerim, şiirlerim yayımlanıyor. (Varlık Dergisi, Ot Dergi, Tabure, İshak Edebiyat, Edebiyatist, Öykü Gazetesi, Oggito) “Bana Benzeme Sakın” isimli öyküm, 2025 Çukurova Öykü Yarışması’nda ikinciliğe layık görüldü. “Kül” isimli öyküm, 2024 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne layık görüldü. “Çocukluk Çıkmazı” isimli öyküm, 2024 Asonans Dergi Podcast Öykü Yarışması’nda birinciliğe layık görüldü. “Akide Şekeri” isimli öyküm, 2024 Ayşe Şengöz Öykü Yarışması’nda birinciliğe layık görüldü. “Nalân Roman” isimli öyküm, Oğuz Atay Öykü Ödülleri (2024) sonucunda hazırlanan seçkide yer almaya değer görüldü. “Mavi Saz” isimli öyküm, 3. Eskişehir Kral Midas Öykü Yarışması’nda ikinciliğe layık görüldü. “Havada Sümbül Kokusu” isimli öyküm, Luna Yayınları Öykü ve Küçürek Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne layık görüldü. “Kurumuş Çiçekler” isimli öyküm, 8. Cumba Edebiyat Yarışması’nda dördüncülüğe layık görüldü.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)