Gurbet

,

| 23/09/2023

Başlığı görünce altı aydır Almanya’da yaşayan şahsımın duygu durumu ile ilgili bir yazı okuyacağınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Gurbette olmamın güzel tarafları da var. En önemlisi bisiklete binebilme özgürlüğü ve bu süreçte yarım asırlık ömrümde almadığım kadar mektup almak. Almanya bürokrasisi posta sistemini seviyor.

İlk paragrafı okuduysanız, ee nereden çıktı o zaman bu gurbet yazısı diyorsunuz muhtemelen. Merakınızı giderip açıklayayım. Bir instagram paylaşımında fon müziği olarak Juanito’nun gurbet başlıklı parçası çıktı karşıma. Sonra youtube’dan şarkının tamamına ulaşıp dinlemeye başladım. Alıp götürdü beni çocukluğuma. Rahmetli babam çok severdi, gerçek adı Jean Claude Safrana olan, 1936 Tunus doğumlu, aynı Enrico Macias gibi Cezayir asıllı bir Fransız olan bu müzisyeni.

Evimizde plakları vardı ve neredeyse yaşıt olan rahmetli babamın rakı sofralarına eşlik ederdi. Şarkıyı duyunca, içince dertlenen ve zaman zaman ela gözleri buğulanan babam geldi aklıma. Gurbetim, kaybettiğim babam ve çocukluğum oldu.

Juanito’ da yaşamı roman olanlardan. İlk kez Ekim 1965 tarihinde Los Alcorson topluluğu ile iki haftalığına İzmir’e geliyor ve Mogambo gece kulübünde çalışmaya başlıyor ve üç ay sonra orkestrası İspanya’ya dönünce Türkiye’de kalmayı seçiyor. Üç ay gibi kısa sürede Türkçeyi öğrenip ülkemizi ikinci bir vatanı olarak kabul ediyor. Altay takımının da sıkı bir taraftarı oluyor. Sempatik yapıda bir insan olan Juanito Türkiye’de geniş bir çevre ediniyor ve o kırık aksanlı Türkçesi ile söylediği şarkılar çok seviliyor.

Türkçe plaklar yapmaya başlıyor: “Gurbet” ve öncesinde Nesrin Sipahi’nin seslendirdiği “Arkadaşımın Aşkısın” ile hâlâ dillerde…

Bir küçük anekdotu hatırlayalım: Fecri Ebcioğlu, “La femme de mon ami”yi keşfetmiş ve aslına yakın Türkçe sözler yazmak istemiş. Şarkıyı çeviren Juanito, “Arkadaşımın karısısın” deyince Ebcioğlu celallenmiş: “Aman ha, burası Türkiye, öyle şey olmaz!” Bunun üzerine şarkı biraz saptırılarak “Arkadaşımın Aşkısın” adını almış.

Plakları yüzbinlerce satıp, konserleri dolup taşınca, gazinocular kralı Fahrettin Aslan‘dan aldığı teklifle İstanbul’a yerleşiyor. Birçok gazino ve tavernada çalışıyor. 1970’lere gelindiğinde aranjman modası sönüp yerini Anadolu Pop akımına bırakınca, 1971 tarihinde karısının isteği ve ısrarı ile Fransa’ya gidip ve taksi şoförlüğü yapmaya başlıyor.

Takvimler 1981 yılını gösterdiğinde kanser kapısını çalıyor. Kanser kimseye yakışmaz ama bir müzisyene de gırtlak kanseri hiç yakışmıyor. Atlatıyor ama ses tellerini kaybediyor.

2000 yılında, 60’lı yıllarda Odeon plak şirketi için seslendirdiği Türkçe aranjmanlardan oluşan Canım Vatanım adlı derleme albümü Türkiye’de yayınlanıyor. Bu albümün tanıtımı için Türkiye’ye gelen Juanito bu CD için bir de klip çekiyor.

Bu dönemde Nebil Özgentürk’ün kendisi ile yaptığı bir röportaj gerçekleştiriyor. Yaşamı sorulduğunda verdiği cevap çok içten ve samimi. “Fransa’dan aldığım emekli maaşı ile akşamları bir duble rakımı içebiliyorum, bu da bana yetiyor.”

Ayrıca bu röportajda, 1968 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için girişimde bulunduğunu, o zamanın başbakanı Süleyman Demirel‘e bir türlü ulaşamadığını, vatandaşlık başvurusunun o zamanki yetkililer tarafından “sen eskiden Osmanlı toprağı olan Tunus’ta doğmuşsun, zaten Türk sayılırsın” denilerek sürüncemede bırakıldığını, böylelikle vatandaşlık isteğinin katı bürokratik engellere takıldığını anlatmış ve halen Fransız vatandaşı olmasına rağmen, Türk vatandaşı olma hayâlini içinde taşıdığını söylüyor.

Emekli olduktan sonra Fransa’da yaşamaya devam etse de her yıl tatil için İstanbul’a gelerek Galata’daki evinde kalan ve evine yakın bir kafede hala playback olarak şarkılarını söylemeye devam eden Juanito, şimdilerde Türkiye vatandaşlığının neredeyse gelen tüm göçmenlere, reklam kampanyalarıyla, 400.000 USD’a ev alan herkese verildiğini duyunca kim bilir neler düşünüyordur? Diye düşünüp, gurbet şarkısını bir kez daha dinlemek üzere oynat tuşuna yeniden bir daha basıyorum.

Selam olsun sana Juanito ve selam olsun sana babam Tuzsuz Deli Bekir’im…


Kim olduğumuzu biliyor muyuz? Kanımca bilmiyoruz. Kimliklerimiz bu yüzden çok önemli. Ben bir eşim, babayım, yöneticiyim (İşletmekten anlarım biraz... MBA' da sığdırmıştım bir ara eğitimlerimin arasına), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik bölümü mezunu ve 30 yıl bu ülke için fazla romantik kalan böyle bir meslekten rızkını kazanmış biriyim. Çok mu önemli bu kimlikler? Değil. O kadar kendimizden habersiziz ki o kimlikler elimizden alınırsa biz de olmayız sanıyoruz. İnsan oyuncaklarını ne kadar çok önemsiyor, yolun sonunda onlara dönüşmek ve kendini kaybetmek olsa bile... Ben kimim biliyor musun? Hayır bilmiyorum. Peki ya sen? Bildiğim tek bir gerçek var. Burası mucizelerle dolu ve yaşamayan inanamıyor. Ben de uzun müddet inanmadım. Ancak ne mutlu ki görmeyi becerdim. Yaşamak, hayatta kalmaktan çok farklı. Hayatta kalmak ise büyük güç. Bir de o gücü alıp, keyfe, huzura, sevgiye, coşkuya döktüğünüzü düşünün! İşte yaşamak o tarz bir deneyim. Aşkla yapılabiliyor. Aşkla ve tutkuyla yaşanabiliyor. Ne kadar söylesem az, ne kadar sussam tesirsiz! Şükredebiliyorum. 1969 yılında doğduğum ve bir doğuma vesile olduğum için. Sevdiğim, sevildiğim için. Güvendiğim ve güvenildiğim için. Dilerim yaşadıklarımı yaşatacak fırsatım olur çünkü benim minnetten, sevgiden ve dostluktan yana çok tecrübem oldu. İyi ki doğmuşum ve gelmişim. Yapımda ve yayında emeği geçen babam Tuzsuz Deli Bekir'e ve annem Kadriye'ye çok teşekkür ederim! Epiktotes'in dediği gibi "“Saati gelince öleceğim, ama kendisine verileni geri veren bir adam gibi öleceğim.” Dilerim ki hep birlikte geçirilecek zamanımız olsun ve o zamanın değerini kutsayacak sağlık ve özgürlüğümüz! Gerisi bir dalganın köpüğü, bir kuşun kanadı!

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)