Eşik dergisinde ölüm ve yas hakkında yazmaya başladığımdan beri bu iki kavrama bakışım değişti.
Çocukluğum düştü bugün aklıma. Mutlu bir çocukluk geçirdim ben. İstanbul’un Ortaköy semtinde -korkusuzca- sokaklarda oynayabildiğim güzel günler yaşadım. Kendime iki tane de çalışma alanı belirlemiştim. Biri semt pazarı, diğeri ise semt mezarlığı. Derdim para kazanmaktı, sermayem ise suydu.
Evet yanlış duymadınız, su. Benim yaş grubumda olan kişiler, bu satırları okurken, “Evet, biz de geçtik o yollardan” diyebilir. Yazın, çarşamba günleri kurulan pazarda soğuk su satardım. Suyu ticari bir meta haline dönüştürdüğüm başka bir mekan ise, halihazırda babamında mezarının bulunduğu Ortaköy Serhat Mezarlığıydı. Elimde bir ibrik ile ölülerin gömülmesini beklerdim. Sonra benden tecrübeli ağabeylerimden görüp öğrendiğim üzere baş ucundan başlayarak ayak ucuna doğru mezara su dökerdim. Görevimi yerine getirmiş olarak ve üzgün bir ifade ile bahşiş verilmesini beklerdim.
Önünde uzun bir ömür olduğu düşünülen küçük bir çocuğa, kayıplarından dolayı üzüntüleri büyük olan aile fertlerinden, illa ki güzel bir bahşiş gelirdi.
Bu anıyı hatırlayınca insanın güzel vasıflarından biri olan merak duygum canlandı. Nereden geliyor bu mezara su dökme geleneği diye öğrenmek amacıyla daldım kitaplara ve internetin dehlizlerine.
Okuduklarım beni eski Türk toplumlarına kadar götürdü. Şaman atalarımız ölen ruhların Yer-Su ruhlarına karışıp onlarla harmanlanıp bir olduklarına inanıyorlarmış.[1] Ne güzel bir düşünce. Altay ve Anadolu masallarına baktığımızda da “ölüp kutsal gücü olan hayat suyu ile dirilme motiflerinin söylencelerde oldukça fazla olduğu görülüyor. Bazı Altay efsanelerine göre gökyüzünün 12. katına kadar yükselen dünya, bir dağ olarak betimlenmiş. Bu mite göre, dağın üzerinde büyük bir kayın ağacı ve ağacın altında bulunan kutsal sayılan çukurda da, “hayat suyu denilen kutsal su” bulunmakta. Hayat suyu olarak adlandırılan bu suyun, sadece ölülere ve hastalara iyi geldiğine değil, aynı zamanda yaşlılara da gençliklerini verdiğine inanılıyormuş.
Su ölümü simgelediği kadar aynı zamanda doğumu da simgeliyor. Suyla temas yeniden canlanma ve sudan çıkma da hayatın süresini arttırmakta. Eski Türk inançlarına göre “mezara su dökme pratiği” sebebiyle günümüzde de mezarlıklara çeşmeler yapıldığını söyleyebilir miyiz acaba?
Belki mezarlarına su dökerek uğurladığım nice canı yeniden canlandıramadım ama güzel bir çocukluk geçirmişim vesselam. Yaz sıcağında dili damağı kurumuş bir amcanın uzattığım bir bardak soğuk suyu içtikten sonra “Su gibi aziz ol evladım” demesi, yaşamı terk edenlerin mezarlarını suladıktan sonra, başımın okşanıp “Ömrün uzun olsun” dilekleri arasında mutlu bir çocukluk.
Ve bu yaşımda anlıyorum artık. Ölüm olağan ve adil. Su gibi ve hep bize doğru akıyor.
Ve bütün yolların sonu yalnızca ölüme çıkıyor…
[1] Emel Esin, Türk Kozmogosine Giriş, Ankara: Kabalcı Yayınları, 1966, s. 29 Aktaran Adem Sağır, Ölüm Sosyolojisi, Ankara: Phoneix, 2014, s.183














