9 Nisan Cumartesi günü ölen tüylü sevgi bohçası Tango’ya.
Uzak duramıyorum. Yakınında da kalamıyorum. Ölüm, içimden geçiyor. Nefesi düzensiz, titriyor, vücudu kasılıyor. Can çekişiyor. En çok kalbimde hissediyorum çektiği acıyı. Göğsüm sıkışıyor, nefesim hızlı! Zamanın ağzı öyle büyük, dişleri o kadar keskin ki! Bebekti eve geldiğinde. Tek kulağını kırmışlar fişlerken. Sokakta eziyet görmüş. Aç ve susuz kalmış. Korkak biraz da. İnsan elinden ne çektiyse artık, kafasını severken, hızla çekiliyor önce. Güvenmeyi öğrenince hep peşimde. Kuyruğu bir fırıldak gibi dönüyor delice. Hayranlıkla bakıyorum, sarı siyah tüylerine, saz teli kadar ince kara bıyıklarına. Gözleri, ah o gözleri. Daima sevgi dolu, daima umutlu.
O kadar benziyor ki rüyamda gördüğüm köpeğe! Eşikten bir köpek geçiyor, ruhuma yerleşiyor. Birlikte nefes almaya başlıyoruz. Neşesi odalara sığmıyor. Çiçekler sadece çiçek değil, ağaçlar sadece ağaç değil. Toprağın kalp atışlarını işitiyorum. Unutuyorum yetim olduğumu. Annesiyim artık sokağa bırakılmış bir çocuğun.
Bir gün makarna haşlıyorum mutfakta, eşiğe geliyor hemen. Çıldırıyor sevinçten. Makarnayı benim kadar seven bir çocuk buldum. “Düdük makarnam” diyorum ona. Sütlü çikolatam, karamelli kahvem, bademli kurabiyem. Çok güzelsin oğlum. Senin bakışlarından içiyorum anne sütünü.
Pikniğe gidiyoruz bir gün birlikte. Dere kenarına seriyoruz damalı örtüyü, çıkarıyoruz tasmanı. Koş özgürce, kokla! Dereyi geçip ormanda gözden kayboluyorsun. İlk kez o gün düşüyor içime seni kaybetme korkusu. “Ya gelmezse” diyorum Hakan’a? “Geri dönmezse ne yaparız?” Koca ormanda nasıl bulurum oğlumu? Hakan, “Döner” diyor, “Keşfe çıktı, endişelenme!”
Bir saat geçiyor, ortada yoksun! Kalbim küt küt! Dilin dışarıda koşarak geldiğini görünce, sevinç çığlığı atıyorum. Hayvanın doğası bu; koşmak, keşfetmek, oynamak. Vahşi benliğim ölü! İçimdeki hayvan sessiz…
Balık koyuyoruz fırına. Uskumru. Kapı eşiğinde çılgınca dönüyorsun. Ezberliyorum sevdiğin yemekleri. Saniye sayıyorum sen yerken. Çoğunlukla on saniye! Höpürdeterek içiyorsun suyunu. Dilin bükülen kaşık gibi. Uzun sürüyor içmen. Geceleri nadiren uyuduğunda, korkunç kâbuslar görüyorsun. O güçlü gövden sarsılırken, inliyorsun tiz bir sesle. Bazen kendi kâbusumdan uyanıp seni uyandırmaya koşuyorum. Boş gözlerle bakıyorsun bir süre. Bulunduğun yeri anlayamamış gibi.
Ben de anlayamıyorum oğlum! Kolay mı dünyaya doğmak? Mutlu olma yeri değilmiş burası. Sokaktaki çocuklara bakınca hep sen geliyorsun aklıma, ismi yok onların. İnsan ise takıntılı “kendi ismine”, o yüzden düşmüş bu hale.
Bir anda yaşlanacağını hiç düşünmedin nedense. Öyle hızlı ki, çok zalimce. Bacakların tutmaz oluyor günün birinde. Senin ırkında çok yaygınmış dalak kanseri, hızlıca ele geçiriyor hastalık bedenini.
Beyazlar giymiş bir derviş vermişti seni rüyamda bana. Birlikte yürümüştük yemyeşil bir havzada. Ölüm, içimden geçiyor baksana. Nasıl vereceğim şimdi bedenini ona? Şu kısacık ömründe, ne çok sevildim sayende. En iyi dostumdun sen, neşesi yeri göğü gezen.
Son nefesin havaya karışırken, kime baktığını biliyordun sen! Hiç gitmeyecek gözümün önünden, şiir gibi ölmen! Çektiğin onca acıya rağmen. Ve bir damla gözyaşı aktı sağ gözünden. Ömrümce içimde gezinen!














